Parçalı bir yapıyla, en az üç alana dağılarak karşıladık 1 Mayıs’ı. İstanbul’u konu ediyorum. 1 Mayıs’a günler kala, buluşma yerleri olarak Kadıköy, Taksim, Kartal gibi merkezlerden söz ediliyordu. Her yıl olduğu gibi 2026 1 Mayısında da gözler İstanbul’da ve özellikle Taksim’deydi. Basın da buraya yoğunlaştı. Oysa 1 Mayıs yerel veya bir coğrafyayla ilgili özel bir gün değil, tersine enternasyonal boyutu olan bir konudur ve yol göstericidir. Üstelik tarihi ve temeli de 1856’da Avusturalya işçi sınıfı tarafından atılmıştır. 1 Mayıslar, emekçilerin sınıf mücadelesine paralel olarak yükselişler ve düşüşler biçiminde bugün de kitlelere yol göstermeye devam etmektedir.
İstanbul proletaryasının, 1 Mayıs mücadele gününü birkaç noktada kutlama isteği doğaldır. Hem bir haktır, hem de geniş bir alana yayılması, onu daha fazla görünür kılar. Geniş bir alan diyorum, zira bu üç merkez dışında da birçok düzen içi sendikanın, değişik mekanlarda kutlamalar organize ettiği biliniyor. Gerçi burjuva basın sıklıkla Taksim’e kilitleniyor ve orada olup biteni de, çoğu zaman bir “asayiş sorunu” olarak gösteriyor. Emek mücadelesinin, “asayiş sorunu” ve “güvenlik meselesi” olarak gösterilmesi de, Taksim çevresinde gösterilen direnişin üstünü, belirli bir düzeyde örtmüş oluyor.
Bu sene Taksim merkezli 1 Mayıs etkinlikleri, geçen yıla oranla daha da dinamik ve görsel (görkemli) oldu denilebilir. Birkaç milletvekili ile TİP’in katılması, yine geniş bir kitle tabanı olan, bir süredir alanlarda pek görmediğimiz Halkevleri’nin de militan bir destek vermesi bunda etkili oldu sanırım. Elbette Marksist grupların militan çabasını da buna eklemek lazım. Taksim ve çevresi derken, aslında bütün katılımın Mecidiyeköy’de yoğunlaştığı anlaşılıyor. Bu konuya birazdan ayrıca değineceğim. Bu girişle birlikte 2026 1 Mayısına dair birkaç gözlem, tespit ve analizimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

1 Mayıs’ın Yarattığı Muazzam Olanaklar
Toplumsal gerçekliği ve dünyanın gidişatını kavramanın en bilimsel (Marksizm) yolu, toplumun en ileri hareket noktalarına bakmaktır. En yeni ve en ileri sınıfların hareket tarzını görmek gerekir. Aynı zamanda sosyal realitenin özüne, ezilenlerin taleplerinin damga vuracağını da unutmamak zorunludur. Sosyal gerçekliğin temel göstergeleri için 1 Mayıslar muazzam olanaklar sunar. Bunun için kitaplarda yazanlardan daha değerlisi, alanlarda emekçiler ve ezilenler tarafından yapılan ve yazılanlardır. Bunlara katılmak ve olup bitenleri okumak üzere biz de birkaç arkadaşla birlikte 1 Mayıs günü sahadaydık. Semtten Erol, Ulaş, Yasin arkadaşlarla birlikte Kadıköy 1 Mayıs kortejlerine girdiğimizde saat 12.00 civarıydı. Polis arama noktaları ve bariyerler, herkesin dikkatini çekecek kadar sıkıydı.
Geçen yıla oranla önlemler sanki artmıştı. Söğütlüçeşme dışında yürüyüş koluna girme imkanı yoktu. Adeta demir bariyerlerle kuşatılmış bir alandaydık. Bir hapishane demek daha doğru olur. Bu görüntü, Hollandalı filozof Spinoza’nın bir düşüncesini akla getiriyor: İmperıum in imperio: İmparatorluk içinde imparatorluk kurmak! Bu kuşatılmışlık kırılmazsa proletaryanın ve ezilenlerin sosyalist bir İmparatorluk (proletarya diktatörlüğü) kurma imkanı bulunmuyor. Öte yandan bu demir kafeslerden önlemler almak, sömürücü sınıfların, olası bir halk ayaklanması ve devrim girişimleri ihtimalini hep akıllarında tuttuklarını gösteriyor.
Kapitalizmin Artan Çelişkileri
Kadıköy’de talepler çok çeşitliydi. İşçi sınıfı, bir yapılı ve saf değil, üstelik orta sınıf denilecek bir kesim de kendini belli ediyordu. Yalnızca işçi sınıfı ve onların temsilcileri değil, ezilen inanç grupları (Kızılbaşlar gibi), ezilen uluslar (Kürtler gibi), kadınlar ve gençlik de vardı. Sanatçılar, aydınlar, akademisyenler de eşlik etmişti 1 Mayıs’a. Ayrıca feministler, veganlar, anarşistler, engelliler, eşcinseller, özellikle de ekolojistler açısından da zengin bir görsellik vardı. Ekoloji demişken kendi formalarını giyerek flama ve pankartlarıyla kortej oluşturan Yaşam Ağacı Derneği’ni hatırlatmak isterim. Levent, Ali, Aydın başkan, Oğuz ile çektirdiğimiz 1 Mayıs hatıra fotoğraflarını da. Sanki yüz çiçek açmış yüz fikir okulu birbiriyle yarış içindeydi. Bu çeşitlilik de kapitalizmin iyiye doğru gitmediğinin, tam tersine yeni ve çok sayıda daha çelişkiler ürettiğinin kanıtıydı.
Yağmur ve soğuk havaya rağmen kitlelerin taleplerine sahip çıkma isteği, yeni bir dünya kurma düşü, eskinin yıkılması gerektiğinin açık işaretidir. Söylemeye bile lüzum yok ki hem yürüyüş kortejlerine hem de miting alanına anti kapitalist, anti faşist, anti emperyalist bir ruh egemendi. 1 Mayıs birlik, dayanışma ve mücadele gününde daha geniş kapsamlı politik ve ideolojik taleplerin gündeme damga vurması anlaşılır bir durum. Dünyada emperyalist savaş riski ve doğanın, emek sömürüsüne bağlı olarak canlı kılınması ve bunun 1 Mayıs alanlarına yansıması anlamlıdır. Kadıköy kürsüsü de sıklıkla emek mücadelesi, sendikaların ekonomik hakları yanında savaş karşıtı söylemleri etkili kılmıştır. İş, ekmek, barış, adalet, özgürlük talepleri de buna işaret etmektedir.
Devrimci Önderlerin İzinde Olmak
Kürt kanaat önderleri yanında Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve Deniz Gezmiş de çeşitli şekillerde yürüyüş kollarında ve rıhtımda sloganlar ve afişlerle güncellendi. Sosyalist federasyon ve Çağrı kortejinde zaman zaman İbrahim Kaypakkaya sesleri yükseldi. Marx ve Lenin pankartları da dikkatleri üzerine topladı. Birçok kortej, devrimci önderlerin izinde yürüdü. Böylesi bir olumlu özelliğe rağmen coştu ve sıcaklık kısmen zayıftı. Bunda belki de güçlerin parçalı olmasının payı vardı. Kürtlerde, kitleselliğe rağmen, görünür bir radikallik söz konusu değildi. Yine de zaman zaman coşkunun ve duyarlılığın yükseldiği anlar da oldu. Devlet partisinin anons edilmesine karşı bir itiraz yükseldi. Ayrıca devrimci müziklere de coşkunun eşlik ettiği görüldü. Danslar, halaylar, sloganlar, zılgıtlar eksik olmadı.
Taksim’in Özgünlüğüne Dair
Taksim merkezli 1 Mayıs direnişleri, Türkiye’de sınıf mücadelesinin özelliklerini tanımak için önemli olanaklar sunuyor. Bunlardan birisi, sol ve Marksist hareketlerdeki istikrarsızlık ve belirsizlik. Zira Taksim talebini önplana çıkarak devrimci, muhalif, partiler, sendikalar, örgütler, çevreler her yıl değişiyor. Geçen yıl Taksim talebini gereksiz gören birçok parti veya platform, bu defa Mecidiyeköy’de görüldü. İkinci olarak Türkiye’de demokratik yollarla, sınıf mücadelesi yürütülebiliceğine inanan birçok örgüt ve partinin, pratikte şiddet yolunu izlediğine tanıklık ediyoruz. Bu da Türkiye’de, görünürde bir parlamento, hukuk, anayasa ve yasalar olmasına rağmen gerçekte faşizmin hüküm sürdüğünü gösteriyor. Nitekim seçilmişlere bile neler yapıldığı Mecidiyeköy tecrübesinden görülmüş oldu. Faşizm koşullarında devlet ve sermaye eleştirisi yapıp hukuk arayışına çıkmak da manasız görünüyor.
Üçüncü olarak bu seneki manzaraya bakılırsa politik ve örgütsel özellikleri birbirine benzemezlerin aynı çatı altında değilse de aynı doğrultuda buluştukları görülüyor. İçlerinde reformistler, parlamenteristler, devrimciler, anarşistler, Marksistler yanında sosyal şövenistler, hatta adı kontraya çıkmış Kürt ve komünizm düşmanı gruplar bile vardı (Beşiktaş kolu). Dördüncü olarak felsefi bakımdan düşünülürse parçalılık diyalektik değil, analitik bakış açısını akla getiriyor. Üstelik kitlelerin bunu kanıksama eğilimi de gelişiyor.
Beşincisi Taksim merkezli 1 Mayıs mücadelesi ve diğerleri gibi bir karşıtlığın doğmasıdır. Bu nokta diğer özelliklere oranla daha önemli görünüyor. Çünkü siyaset psikolojisi açısından düşünülürse bir rekabet psikolojisi de kendini üretiyor: Taksim ve Kadıköy. Bu rekabetin “sağ sapma” ve “sol sapma” gibi sonuçlar doğurduğunu saptamak zor olmuyor. Kadıköy’de devlet partisi aracılığıyla kendini gösteren uzlaşmacı (sağcı) eğilim, Taksim’de sekterizm, maceracılık, anarşizm (solcu) eğilimi olarak gösteriyor. Lenin, bu tür karşıt yaklaşımların “ikiz kardeş” olduğunu söylemiştir. Bu beş eğilimin sorgulanması zorunludur.
1 Mayıs, Türkiye, İstanbul ve Taksim bağlamında, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu da, ülkemizdeki proleterleşme -kapitalizmin gelişmesi- sürecidir. Bu proleterleşme süreci ile 1 Mayıslara olan ilgi arasındaki korelasyonu sorgulamak yararlı olur. Hani Türkiye’de kapitalizm geliştikçe işçi sınıfı nicel ve nitel olarak ilerleme gösterecekti. Bunun sonucu olarak da hani 1 Mayıs alanları dolup taşacaktı! Oysa 1977’de, Türkiye’nin yarı-feodal koşullarında Taksim, hınca hınç dolmuş ve katliamlara sahne olmuştu. Soru şu: Bugün, daha da artmış olan işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler, eskisi gibi harekete geçmiyorsa, bunda öncünün Taksim politikası da dahil olmak üzere birçok temel çizgide hatalı ve yetersiz bir politik hatta sahip olmasının payı var mıdır?
Araçların, Amaç Haline Gelmesi
İstanbul’da Taksim merkezli 1 Mayıs mücadeleleri, Türkiye ve Kürdistan odaklı sınıf mücadeleleri için de birçok bakımdan dersler çıkartılacak imkanlar sunuyor. En temelde, devrimin yolu konusunda şiddetin ve zorun rolünü hatırlatıyor. Demokrasinin göstermelik olduğunu, faşizmin bir devlet ve yönetim biçimi olduğu noktasında da veriler sunuyor. Öncünün kitle ile buluşmadığı sürece sonuç alamayacağını da gösteriyor. Bunlar bilince çıkartılamazsa kalıcı zaferler ve sonuçlar alınamayacağını da işaret ediyor.
Misal, sosyalizm amacını gerçekleştirmek için sürdürülen sınıf mücadelesinde bir araç olan 1 Mayıs ve bunun için Taksim’in zaptedilmesi ısrarının kendisi, tekrar eden mücadele tarzı sonucunda, bir amaç haline gelmiş oluyor. Sosyalizm mücadelesinin yerini Taksim’i ele geçirme mücadelesi alıyor. Sonra ikinci bir momente giriliyor. 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için önce toplantı yerleri belirleniyor. Bu mekanlar da genellikle Mecidiyeköy, Beşiktaş, Şişhane, Okmeydanı vs. oluyor. Bu sefer de adı anılan mekanlara girebilme ve buraları zaptetmek için mücadele yürütmek gerekiyor.
Yani artık sorun sosyalizm veya Taksim olmaktan çıkıyor. Mecidiyeköy veya diğer toplantı yerlerini ele geçirme sorununa dönüşüyor. Çünkü polis, yalnızca Taksim’i değil, Taksim’e yürümek üzere belirlenen toplantı yerlerini de önceden işgal etmiş oluyor. Bu işgale rağmen devrimci örgüt ve partilerin Mecidiyeköy’ü bir ölçüde zapdettikleri söylenebilir. Belki bu noktada, alanı kuşatmak isteyen güçler, “Taksim’i zapdetmek şart değil, önemli olan bu uğurda mücadele etmektir” diyebilirler. Yani Bernstein’ın dediği gibi “Hedef hiçbir şeydir, hareket her şeydir.” Bu, makul bir açıklama olabilir. Zaten son on yılı aşkındır, adı böyle konulmasa da yapılan da, savunulan da, dergilerde yazılanlar da bundan ibarettir.
1 Mayıs’a Anarşizm Katkısı
1 Mayıs’ın tarihi için 1856 tarihli Avusturalya işçi sınıfını kaynak göstermiştim girişte. İleri sıçraması ve nitel bir görünürlük kazanması ise 1886’daki Şikago eylemleriyle olmuştur. Eylemlerden sorumlu tutulan ve anarşist oldukları düşünülen dört işçi önderi, Amerikan devleti tarafından idam edilmişti. Dolayısıyla 1 Mayıs’a “anarşizm katkısı” denilebilir buna. Marksizm ile anarşizm arasındaki gerilim ve karşıtlık bilinmekle birlikte Marksist örgütlerin, Taksim pratiğinde de görüldüğü gibi zaman zaman anarşizmi hayata geçirme yoluna gittiklerine tanıklık edilmektedir. Bu da 1 Mayıs’ın tarihsel kökleriyle uyumlu gibi duruyor.
1 Mayıs’ın süreklilik kazanmasını ise II. Enternasyonal sağlamıştır. 1889’da kurulan örgüt, aynı tarihte Paris’teki ilk Kuruluş Kongresi’nde 1 Mayıs’ın uluslararası işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak kutlanmasını kararlaştırmıştır. 1 Mayıs, 1890’dan itibaren önce kapitalist ülkelerde kutlanır. Demek ki 136. yılındayız. 1 Mayıs’ın, Osmanlı’da kutlanması 1911’de mümkün olmuştur. Marksist teorisyenler, Rosa Luxemburg da dahil olmak üzere 1 Mayıs’a ilişkin yazmışlardır. Cumhuriyet tarihinde ise yasaklarla geçen 1 Mayıs 1977 dönüm noktası olmuştur. Bu belirttiğim akımlar, kurumlar, kişiler ve tarihlerin tümü anlamlıdır.
Teori ve Pratiğin Diyalektiği
Sınıf mücadelesinde beklenen sonuçlar, sıklıkla gerçekleşmiyor. Bunda, tecrübe aktarımındaki yetersizliğin payı büyüktür. Tarihsel tecrübeler sanırım gerektiği gibi bilince çıkartılıp dersler alınmıyor. Burjuvazi ise bunu çok daha iyi yapıyor. Proletarya ve onun öncüsü olan komünist örgüt ve partiler, her şeyden önce “yenilgi” gerçekliğini kabul etmiyor. Yaşamın, mücadelenin, yenilgiler şeklinde sonuçlarının da olabileceği bilince çıkartılmıyor. Kapitalizm ve kapitalistler küçümseniyor, proletarya ve onun öncüsü olan Marksist örgütlerin gücü abartılıyor. Teori, pratik gerçekliğe dikte ediliyor. Peşinden sübjektivizm geliyor. O da öncüyü/öncüleri yeni yenilgilere ve içinden çıkılmaz girdaplara sokuyor. Emekçi sınıfların tarihi tecrübesi gösteriyor ki yükseliş ve düşüş süreçleri bilince çıkartılmadan sınıf mücadelesinde mesafe almak mümkün görünmüyor.
Dünya örnekleri şimdilik bir yana Türkiye’de Marksist olduğu iddiasındaki organizasyonlar yenilgiyi kabul etme erdemliliğine sahip görünmüyor. Yenilgiyi kabul etmeme kültürü gibi özeleştiri verme kültürü de gelişmiş değil. Görünen o ki kendini olduğundan fazla gösterme, gücünü abartma anlayışı, bizim kültürde çok baskındır. Böylesi bir kültürün, feodal kaynaklı bir toplum olmamızla ilgisinin olduğunu varsayabiliriz. Örneğin Taksim koluna katılmış bir arkadaşın bilgisine başvurdum. Sınıf teorisi ve mücadele tecrübesi olan birisi. Mecidiyeköy’de toplanmayı ve polisi püskürtmüş olmayı, Taksim gibi anlatıyor. Taksim konsepti ile Mecidiyeköy konseptinin aynı şeyler olmadığını izah etmek ise hayli zor oldu. Diyeceğim şu ki gücünüzü, olduğundan fazla göstermenin, abartmanın, sonucu moral bozukluğu getirir ve mücadele güç kaybına uğrar.
Kitlelerle Buluşma Sorunu
İstanbul halkının ve emekçilerinin başarısı ve başarısızlığı sıklıkla Taksim üzerinden okunuyor. Bu okumanın da objektif olduğunu söylemek zor. Bu seneki Taksim 1 Mayısı da dahil olmak üzere hepsinin kazanımla sonuçlandığı ileri sürülmüştür. Oysa 2009-2013 arası Taksim 1 Mayısları hariç pek de kazanım söz konusu değildir. Kazanımın ne olduğu sorusu, elbette ki önemlidir, tartışma kaldırır. Bir an için pozitivizm açısından bakarsak her hamlede Taksim hedefine biraz daha yaklaşmış olmamız gerekirdi. Oysa durum tam tersidir.
2010’lu yılların öncesi ve sonrası, çok geniş ve güçlü araçlarla en az on noktadan kuşatılan bir Taksim vardı. Üstelik çemberi yararak alana çeşitli örgütler, kısmi girişler de yapabiliyordu. Şimdi böyle bir durum var mı? Yok! Görüldüğü kadarıyla bir alanda (Mecidiyeköy) toplantı olabiliyor. Onun da nedenleri yukarıda belirtildi. Kuşatma girişiminde bulunan devrimciler, bu eylemler sırasında görüş ve taleplerini kitlelere duyurabiliyor mu? Buna da “evet” demek mümkün değil. Çünkü harekete geçen topluluklar, çok hızlı bir şekilde polis tarafından engelleniyor, peşinden gözaltılar geliyor.
Afişler, sloganlar, pankartlar görünür olamıyor. Mesela Alınteri ve Köz grubunun pozisyonunu öğreneyim dedim. Hiçbir yerde adlarına, görüntülerine, eylemlerine rastlamadım. Öğrenci/Gençlik Kolektifleri ve Kızıl Parti flamaları fark edildi. Ama flamalarda ne yazılıydı, bu örgütlerin 1 Mayıs ile ilgili programları neydi, öğrenmek söz konusu olmadı. “Bıji Yek Gulan” ve İbrahim Kaypakkaya pankartıyla Partizan göründü. O da bir dakikalık bir saldırı görüntüsü içinde sosyal medyada yer bulabildi. Keza ESP ve Halk cephesi gibi grupların da tavırlarının, eylemlerinin, amaçlarının ne olduğu kitlelere ya hiç ya da yeterince ulaşmadı.
1 Mayıs Bağlamında
Yerellik ve Evrensellik Sorunu
Hem Türkiye ve Kürdistan’da hem de Avrupa’daki Türkiyeli devrimcilerin 1 Mayıs derken Taksim’e odaklanması da son derece düşündürücüdür. Bu anlayış sıklıkta izinli ve genel kabul gördüğü için kitlesel de olan Kadıköy kutlamasını gölgede bırakıyor veya etkisini zayıflatıyor. Ayrıca Ankara, İzmir vs 1 Mayıslarını da bir ölçüde boşa düşürüyor. Bunu Karadeniz’den Dersim’e; Diyarbakır’dan Mersin ve tüm Kürt ilerindeki 1 Mayıslara kadar genişletmek mümkündür. Çünkü özellikle ana akım medya ve sosyal medya, negatif yanlarını öne çıkararak daha çok Taksim merkezli yayınlara imza atıyor. Avrupa, Asya, Afrika ülkelerindeki 1 Mayıs deneyimlerine ise bir türlü sıra gelmiyor: Berlin, Paris, Newyork, Londra, Pekin, Moskova, Kahire, Havana, Lima, Yeni Delhi…
Yaşanan direniş ve arbedeler nedeniyle Taksim merkezli oluşumlar, pankart taşıma, konuşma yapma, slogan atma, pratik sergileme ve bunları birkaç saat yürüyüş kolu ve alanda sürdürme imkanı bulamadığı için işçi sınıfı ve geniş kitlelerle bağ kurma imkanı da bulmak zorlaşıyor. Dolayısıyla kazanan da önemli ölçüde burjuvazi oluyor! Oysa yukarıda da işaret edildiği gibi 1 Mayıs, yerel değil evrensel ve enternasyonal bir mücadele günüdür. Taksim, yalnızca 1 Mayıs için de değil Türkiye devrimi için de sembol bir mekandır. Burada ısrarcı olmak da doğrudur. Ama onu kutsallaştırmak sorunlu görülüyor. Kaldı ki muhatapların dile getirdiği “her yer Taksim her yer direniş” sloganıyla da örtüşmüyor. Her şeyi Taksim’den ibaret görmek ile devrimin merkezine yalnızca kendini koyma anlayışı paraleldir. Bunun da köy kültürüyle bağlantısı kurulabilir.
Feodal toplumlarda yerleşim birimi, köydür. Hayatları boyunca köyden çıkamayan serfler ve yoksul köylüler, haklı olarak dünyayı ve dünyanın merkezini kendi köylerinden ibaret sayarlardı. Şimdi 1 Mayıs deyince yalnız Taksim’i ve örgüt/parti deyince de yalnızca kendilerini anlayan yapılar, serflerin bakışını anımsatıyor. Devrim deyince de proletarya enternasyonalizmi yerine “tek ülkedeki” ya da “kendi ülkesindeki” devrimi anlıyor. Türkiye ve Kürdistan’ın feodalizmle olan yakınlığı dikkate alınırsa her şeyi bir mekanla ve kendiyle açıklama sorununun da sosyal, kültürel ve iktisadi kaynağı anlaşılmış oluyor.
Sendikalar, 1 Mayıs ve Hatırlattıkları
Enternasyonal proletarya, dünya çapında bir duraklama ve hatta bir kriz döneminden geçiyor. Sosyalizm mücadelesinin esas eğilim olduğunu ileri sürmek gerçekçi görünmüyor. Böylesi koşullarda proletarya örgütlerin sağ ve sol sapma içine düşmesi, hatalı ve yanlış yönelimlere girme olasılığı artar. Bu durumu sendikal mücadeleyi izleyerek de test etmek öğretici olacaktır.
Sınıfın, proleter hareketlerde örgütlü olduğunu söylemek zor. Örgütlü olunan sendikalar ise büyük çoğunlukla devlet ve sermayenin güdümündedir. Sarı sendikalar olarak bilinen örgütler esas eğilimi gösteriyor. Onlardan da geride olup doğrudan işverenin çıkarını savunan, fazla mesai uygulaması ile 1 Mayıs’ta bile işçileri çalıştıran sendikalar da ayrı bir kategori oluşturuyor.
Adı devrimci olan veya kendini devrimci olarak değerlendiren sendikalar, elbette işçi sınıfına en yakın örgütlerdir. Bunların da sıklıkla “sınıf uzlaşmacı” tavır içinde olduğu görülüyor. Öte yandan, bunlar yalnız ülkemizin değil dünyanın da yakıcı bir gerçeğidir. Yani bugünkü sendikaların dünya çapında işçi sınıfının birliğini sağlayacak güçte olmadığını da bilince çıkarmak gerekiyor. Dolayısıyla İstanbul’daki işçi örgütleri ve sendikaların, İstanbul proletaryasını bir çatı altında toplayacak, bunun için ikna edecek güçte ve kararlılıkta olmadığı açıktır. 1 Mayıs’ın parçalılığında bunların sorumluluğu belirleyicidir. Şu da var ki sendikaları, proletarya partisi gibi görmek de yanlıştır. Doğru çizgiyi bu bağlamda düşünmek, yani sınıf ve öncünün sentezinde belirlemek, ekoloji, ezilen inançlar, kadınlar ve gençliğin dinamizmiyle geleceğe, yeni 1 Mayıslara yürümek en doğrusu.