Hakikat Arayışında ALEVİLER adlı kitabın Ozan Yayıncılık tarafından basımı yapıldı. Bektaş Tosun ve Hüseyin Söylemez’in yayına hazırladığı kitapta çok sayıda Alevi araştırmacısı ve aktivisti bildiri ve makaleleriyle yer alıyor. Kitapta yer alan Alevi/Kızılbaş ontolojisi ve epistemolojisi üzerinden yaptığım hakikat araştırması içerikli yazıyı burada da yayımlıyorum.
EN EL HAK VE SIRRI HAKİKAT KAPISINA VARMAK
Kendi özünü En el hak diyerek “Sırrı Hakikat” kapısına ulaşmış insanda arayan bir inanç ama aynı zamanda hurafe anlatımlara sahip bir algı eksikliği mevcuttur Alevilik inancında. Algı eksiklikleri Aleviliğin özünü bulma çalışmaları önünde büyük bir engel olarak duruyor belirlemesinde söylemek istedikleriniz neler olabilir?
Alman filozofu Hegel’in “hakikat bütündür” belirlemesi, böyle bir soruyu ve konuyu açıklamak için bize yol gösterebilir. Hatırlanması gereken ikinci husus, hakikat meselesiyle ilginin Hegel’den çağlar öncesine dayanması, çok anlamlı olması ve Kızılbaş/Alevi inancıyla yakından ilgili olmasıdır. Hem Doğu dünyasında hem de Batı dünyasında hakikatin mümkün olup olmadığı, mümkünse içeriğinin ne olduğu tartışması bitmez tükenmez bir tartışma olarak karşımızda durmaktadır. Diyalektik felsefelerde olduğu gibi Kızılbaş/Alevi inancının varlık tasarımında, hakikatin var olduğu, ona nüfuz edebilmenin mümkün olduğu savunulmuştur. Özdeyiş olarak söyleyecek olursak hakikat, varlıkla bilginin özdeş olması halidir. Buna özdeşlik teorisi demek mümkündür.
Doğu düşüncesini özdeşlik olarak belirleyip Batı düşüncesini farklılık teorisi olarak anlamak mümkündür. İlkinde bütünlük ikincisinde parçalılık baskındır. Farklılık teorisinde, özne ile nesne birbirinden kopuktur. Özne, nesneyi bildiği oranda hakikatten söz edilebilir. Oysa Kızılbaş/Alevi felsefesinde ikisi bir bütünde içkindir. Benzer bir ifadeyle söylersek nesne öznede immanenttir. Bütünlük anlayışının zorunlu sonuçlarından birisi en el hak düşüncesi olmuştur. En el hak düşüncesi, Hallaç-ı Mansur’un bir icadı değil bir keşfidir diyebiliriz. Sorunuz açısından mesele de bu keşfin yapılabilmesindedir. Bu noktada sıradan insan ile insan-ı kâmil arasında bir derece farkı olduğunu söylemek gerekir. Bu fark nitelik farkı değildir.
Hakikate temas etmek, onun üzerindeki sırrı kaldırmak için emek ve çaba gerektiği kesindir. Bunun için burada detayına giremeyeceğim ama Kızılbaş kültüründeki bir nevi eğitim kurum ve müfredatlarını anımsamak yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Dört kapı kırk makam uğraklarının son ve en yüksek kapısı hakikat kapısı olarak bilinir. Demek ki sırrı hakikate erebilmenin belli bir farkındalık bilinci gerektirdiği gözlerden kaçmıyor. Klasik felsefelerde nasıl ki bilginin katları söz konusuysa, mesela Aristoteles’te deney bilgisi, sanat bilgisi ve filozof bilgisi bulunuyorsa, Kızılbaş/Alevi epistemolojisinde de benzer bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan Alevi felsefesinin (tasavvuf) tarihine inildiğinde görülüyor ki, bütünsellik felsefesi, Batı’da Spinoza ve Hegel gibi filozoflarla ortaya çıkan bütünsellik anlayışından önce gelmektedir.
En el hak düşüncesindeki bütünselliği, vahdet-i vücut ve vahdet-i mutlak üzerinden okuduğumuzda doğuranın aynı zamanda doğurulan olduğunu da görmüş oluruz. Yaratılanı, yaratandan ötürü sevmek anlayışı da buradan gelmektedir. Benzer bir anlayışı Spinoza’da da görüyoruz ki, filozofun varlık görüşü şu şekilde özetlenebilir: Her doğuran doğa aynı zamanda doğurulan doğadır da (natura naturans natura naturata). Buna göre Hallaç-ı Mansur’u, varlığın birliğine ve bütünlüğüne, mutlaklığına dikkat çekerken görüyoruz. Ona göre insan, doğa ve Tanrı bir bütündür. Demek ki Kızılbaş/Alevi inancı batini bir anlayış üzerinden hareket etmiş ve Tanrı’yı kendinde kılmıştır. Kızılbaş ontolojisi, semavi dinlerde olduğu gibi Tanrı’yı insanın ve dünyanın dışına atmıyor. Yunus da bunu söyler: “Bir ben var bende, benden içeri.” Tanrı insana, insan Tanrı’ya, her ikisi varlığa içkin oluyor.
Bütünlük felsefesi olarak betimlediğimiz tasavvuf felsefesi, modern Batı felsefesinden farklı olarak “dışta” hiçbir varlık bırakmıyor. Yani varlığı parçalamıyor, özneyi bir tarafa bilgi nesnesini başka bir tarafa atmıyor. Felsefeler arasında benzetme yapmak icap ettiğinde tasavvuf felsefesini diyalektik felsefeye benzetmek yanlış olmayacaktır. Kuşkusuz bu tasavvuf felsefesinin teolojik bir boyutu olduğu açıktır. Genel olarak Batı felsefesi özel olarak Batı epistemolojisi hakikate ulaşmanın imkânlarını “empirist yol” ve “rasyonel yol” olarak görmektedir. Oysa Alevi/Kızılbaş teolojisi açısından düşünüldüğünde “iç göz” diyebileceğimiz bir yetenek ön plana geçmektedir. İslam teolojisinde ve Gazali’nin “kalp gözü” dediği anlayışla bağını kurmak da olasıdır.
Yine de Kızılbaş inancında hakikate varmanın yolu klasik İslam anlayışlarından çok farklıdır. Kimi benzerlikler bulunsa bile kendine özgü bir ontolojik ve buna bağlı olarak epistemolojik anlayışı olduğu kesindir. Çünkü Alevi/Kızılbaş inancında, hakikate ulaşma kabaca bir kader veya kendiliğinden gerçekleşen bir olgu değildir. Tersine emek ve çaba gerektirir. Özverili olmak, kendini hakka ve giderek halka adamayı şart koşar. Hakikat kapısının ilk makamını anımsamak yeterlidir sanırım: Turab olmak! Turab olmak toprakla ilgilidir, o bir varolan olarak var edendir de. Ana gibi doğurandır, haktır, hakikattir. Kızılbaş felsefesine göre insan topraktan gelir ve toprağa döner. Kızılbaş teolojisinde gökyüzü babaysa yeryüzü (turab) anadır. Özne nesneye içkin olduğu için buradaki ana baba ayrımı da suni bir ayrım olarak vardır. Dolayısıyla bu inançta ölmek, yok olmak söz konusu değildir. Haktan gelen hakka yürür. “Hakka yürümek” deyimi aktüeldir. Herakleitos’un felsefesinde olduğu gibi bir değişme vardır. Bu da sonsuzdur.
Ayrıntısına girmeden söyleyelim ki, hakikatin sırrını çözebilmek için kişinin kendisini bilmesi ve üzerindeki yüklerden “arınması” şarttır. Arınan hakikat ehlinin karşısında varlığın da arınması kaçınılmaz olur. Zahiri dünyada varlığa eklenmiş unsurlar, ancak hakikat ehlinin gözünde ortadan kalkar ve safa/öze ulaşmak mümkün hale gelir. Artık görünen hakikattir. Bu yüzden Hz. Ali’nin “ben gördüğüme inanırım” demesi tesadüfi değildir. Bir halk ozanının “aynayı tuttum yüzüme/Ali göründü gözüme” demesi de aynı paralelde düşünülmüş tasavvufi bir anlayıştır. Burası, aynı zamanda hakikatin kendini gösterdiği momenttir.
Vahdet-i vücut felsefesi ile hakikat ilişkisi varlığın var olduğunu, bir bütün olduğunu ve daha da önemlisi bilinebilir olduğunu işaret eder. En el hak diyecek düzeye gelmiş her hakikat ehlinin bildiği, hakikatin kendisidir. Alevi/Kızılbaş anlayışında varlığın bir bütünlük ortaya koyması gibi bilginin kendisi de bir bütünlük olarak var kılınır. Bu yüzden hakiki olan en geniş çerçevede varlığın tümüdür. Varlık, bilgi, iman, ibadet, etik ve estetik türünden tüm bir varlık âlemi anlamına gelir. Bu yüzden insan-ı kâmil olma yolundaki her insan (can) şeriat, tarikat, marifet kapısındaki makamlarda, eğitim düzeylerinde yetkinleşirler. İşte bu yetkinleşme, hakikat öncesindeki uğraklar olarak bilinen bilim, hukuk, etik ve estetik sayesinde ortaya çıkar.
Alevi/Kızılbaş kültüründeki deyişler, nefesler sadece ibadet ya da müzik olsun diye var olan değerler değildir. Özellikle Seyyit Nesimi, Kaygusuz Abdal, Fuzuli ve Pir Sultan gibi ozanların şiirleri, estetik olduğu kadar da felsefi hakikat değeri taşımaktadırlar. Çağımızın ozanları da birliği sürdürür. Mesela Daimi bir dörtlüğünde “Kâinatın aynasıyım” dedikten sonra şöyle seslenir:
“Daimi’yim harap benim
Ayaklarda turap benim
Aşıklara şarap benim
Mademki ben bir insanım”
Buna göre manevi değerlerin önemi büyüktür. Manevi değerleri ayırırken, özde bir ayrım yapmadığımızın bilinmesi gerekir. Zira varlık özünde iyidir. İnsan, doğa ve Tanrı için kötü sıfatı kullanılmaz. Bu anlamaya göre varlık adeta Canlıdır. Dolayısıyla Alevi/Kızılbaş ontolojisinin Antikçağ’ın animist (canlıcılık) varlık anlayışından etkilenmiş olduğu ileri sürülebilir. “Can” terimine vurgu yapılması son derece önemlidir. Kadın, erkek herkes candır. En el hak diyen birisi, aynı zamanda bir can olduğunu da söylemiş olur ki, can gündelik dilde kullanıldığından daha derin anlamlar taşır. Nitekim Nesimi şöyle der: “Can ile ten oldu bir hakikat/Birleşti şeriatü tarikat.”
Hakikat ehli, vahdet-i vücut felsefesi gereği yalnız kendinden sorumlu olan kişi değildir. Çünkü “yalnızlık”, bir varlık tarzı olarak söz konusu olsa bile bütünün bir unsuru olarak vardır. Her şey birbirine bağlıdır, bir korelasyon vardır. Varlık ve bilgide hakiki olana yükselmek, toplumsal alana da yansır. Alevi/Kızılbaş inancının, bu noktada kâmil topluma (Rıza kenti) işaret etmesi, bireyi topluma feda etmeden her ikisini de değerli kılması biçiminde yorumlanabilir. Çünkü bütünsel olanın geçerli kılınması varlık ve katmanları, tarzları arasındaki hiyerarşiyi ortadan kaldırır. Mademki varlıklar arasında hiyerarşi yoktur, toplumun içindeki sınıflar da meşru değildir, dahası geçersizdir.
Nitekim Şeyh Bedreddin ve Bedreddinî gelenek de bu noktadan hareket etmiştir. Bu yüzden de Bedreddin’in varlık ve toplum anlayışında temel bulan tüm Tanrıların, dinlerin, kitapların, bilimlerin, sınıfların bir olması gerektiği düşüncesi son derece önemlidir.
Hakikatin varlığa bazen de gerçekliğe tekabül ettiği görülmektedir. Buna göre gerçek gibi hakikatin de var olduğu, bir olduğu ve bilinebilir olduğunu ileri sürüyoruz. Bilmenin ise dört uğraktan geçerek gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bu tarz bilme için içsel ya da öznel bilme ifadesini kullanabiliriz. Yine iç’in dış ile bir sentezi, bu yüzden de Kant’ın aksine bilinmeyen (noumenon: kendinde şey) bir boyut kalmadığı görülüyor.
Bu konuya modern bakışla yönelen kesimler bütünlüğün, bireyi buharlaştırdığını ileri sürmektedir ki, bu anlama kanaatimce yanlıştır. Tersine Bedreddin şahsında sosyal karşılığını bulan hakikilik, aslında Nazım Hikmet’in de Bedreddin destanı bağlamında değindiği gibi bir çeşit “köylü sosyalizmi”dir.
Her ne kadar Alevi/Kızılbaş inancı teolojik bir temelde yükselse de çağımızın kimi filozofları, bilhassa Bedreddin devrimiyle somutluk kazanan bu anlayışta komünal/komünist unsurlar da bulmuştur.
Mehmet Bayrak’ın yazdığına göre Prof. Theodor Nöldeke’nin bu sistem öngörüsünü daha 19. yüzyılda “Şark Sosyalizmi” olarak nitelendirmiştir. Danimarkalı Prof. Arthur Khristensen ise bilhassa hakikat Aleviliğini “Mazdekçi Komünizm” olarak betimliyor.
Türk resmi ideologlarından etno-politika uzmanı” Prof. Hasan Reşit Tankut da Aleviliği bir çeşit “Tekke Sosyalizmi” olarak tasvir etmiştir.
Görüldüğü gibi çok anlamlı bir kavram olarak ele aldığımız hakikat kavramı, Alevi felsefesinde bir icat değil bir keşif olarak yer almaktadır. Bu açıdan Platon’un mağara metaforunu anmak gerekir.
Mağarada, dünyaya ilişkin yalnızca gölgeleri görüp onu hakikat zanneden insanlar, aydınlığa çıktıklarında gerçek olanı, hakikati farkederler. Ama bunun için çaba sarfedip mücadele etmeleri lazım gelir. Mağaradaki tutsaklığa son vermeleri, bunun için bedel ödemeyi göze almaları kaçınılmazdır. Alevilikte bu yol kâmil insan yoludur. Her insan kâmil insan olma potansiyeli taşır ve sırrı hakikate erebilir.
Kısacası, Kızılbaş/Alevi inancında hakikat vardır, birdir ve bilinebilir bir olgudur. Dolayısıyla da başkalarına anlatılabilir, öğretilebilir. İç öğretim, iç anlama, yürekten bilme, duyu organlarıyla bilmeden daha önemlidir. Hakikati bilen kamil insandır.
Kâmil insan, sosyal sorumluluk sahibi insanın ta kendisidir. Böyle birisi, kendisini bir çırpıda gerçekleştiremez. Süreç içinde çeşitli kapı ve makamlardan geçerek yapar bunu. Her etapta hakikate biraz daha yaklaşır. Varlıkla/hakikatle özdeş hale geldiği noktada hakikatteki sır da ortadan kalmış olur. O kişi için en el hak sözünü sarfetmek meşru hale gelir.
