Doğa ve ekoloji sorunları giderek güncellik kazanıyor. Gerek ülkemiz gündeminde gerekse dünyada her geçen gün konuya ilgi artıyor. Toplantı, konferans, miting ve yapılan tepki programları birbirini izliyor. Bunlardan birisi de hafta sonu İstanbul-Şirinevler’de yapıldı. Ekoloji ve Doğa Felsefesi başlığı ile yapılan toplantıda Bülent Falakoğlu ile birlikte konuştuk. Falakoğlu, ekolojik sorunları ekonomi-politik açıdan ele alırken somut veriler üzerinden sorunun detaylarını da paylaştı. Konu sıklıkla sınıf meselesine ve toprağın kapitalizm tarafından sömürülmesine geldi. İzleyicilerin katkı, eleştiri ve sorularının da bu istikamette olduğu görüldü.
26 Nisan 2026 tarihinde gerçekleşen toplantıya Pınarlı Köyü Derneği ev sahipliği yaptı (Artvin-Şavşat). Yücel Özcan’ın moderatörlüğünü yaptığı programa geniş bir katılım oldu. Salon doldu denilebilir. Alimerdan Aymelek’in sunumuyla başladık. Zülali, Erol, Naime, Sevim, Ayten, Okan… Çoktandır görüşemediğimiz pekçok arkadaşla bir araya gelmiş olduk. Gündelik yaşamdan verdiğim örneklerle başladığım sunumumda felsefe tarihinde bir geziye çıkma yolunu izledim. Merak edenler için kendi sunumumdan birkaç temayı burada da paylaşmak istiyorum.
Yeryüzünde Doğal Besin ve Ürün Kalmadı
Kahvaltı masasını tasvir ederek başladım konuşmaya. Her gün yediğimiz besinlerin doğal olmadığını söyledim. Gerçekte de bugün kahvaltı masasına baktım, hiçbir doğal besin yok. Peynir, domates tabağı, zeytin, zeytin yağı, tahin, pekmez, çay suyu, şeker, ekmek… Hiç biri doğal değil. Hepsi ilaçlı koşullarda üretiliyor. İlaç denilen madde ise zehir olarak biliniyor.
Bana göre yalnız bizim coğrafyamızda değil, dünyada da doğal/Natürel ürün kalmadı bildiğiniz gibi. Doğal denilenler de doğal değil. Yediğimiz peynirin, yoğundun, tereyağının sütten üretildiğinden emin değiliz. Bundan emin olsak bile bütün atmosfer ilaçlı ve kimyasal olduğu için hiç bir ürün doğal değil artık. Ürünler, kendi doğalarına yabancılaşmış durumdadır. Ekmeğin, buğdaydan yapıldığı, zeytinyağının zeytinden elde edildiği de şüpheli. Kayısı, fındık, fıstık, üzüm… Bunların hepsi ilaçlı, kimyasal katkılı ve gdo’lu… Anadolu, Mezopotamya coğrafyası arıcılık ve bal üretimi için çok elverişli olmasına rağmen artık doğal bal yemek de mümkün görünmüyor. Toprak ilaçlı, su zehirli, hava bunları taşıyıp çiçeklere temas ediyor, çiçekler de ilaçlı…
Filozoflar ve Doğa Üzerine
Çağımızdaki su, ilk filozof Thales’in tanıklık ettiği, dokunduğu su değil. Havanın, Anaksimenes’in söylediği havayla ilgisi de kalmadı. Toprak da Empedokles’in tasvir ettiği toprak değil. Doğanın koşullarının değiştiği, kirlendiği günümüzde yine de varlığını sürdüren arıdan elde edilecek balın, elli yıl evvelki bal olduğunu kim iddia edebilir? Böyle bir bal üretmek ve onunla beslenmek, yalnız Anadolu ve Mezopotamya’da değil dünyanın hiçbir yerinde mümkün değil. Bilhassa 2000’li jenerasyon, eski doğal besinleri asla bilmiyor. Gdo’lu ve kimyasal içerikli besinler tüketiyor.
İlk filozoflar, eserlerini “Doğa Üzerine” başlığıyla yazmışlardı: On Natura. Doğanın doğası nedir, sorununa yanıt aranmıştır. İlk kuşak filozoflar, insan yaşamını temel alan, onlar için olmazsa olmaz olan değerler üzerinden varlık dünyasına bakmışlardır. Doğanın doğası için yani varlığın özü için Thales su diyor. Aynı zamanda gökyüzünü, güneş ve ayın hareketlerini inceliyor. Thales gökyüzünü, hava ve denizlerin hareketliliğini gözlemliyor. MÖ 585’teki güneş tutulmasını önceden biliyor. Mısır, Nil nehri, merkezde yer alıyor; bozulan arazi ve tarla sınırları bilgi nesnesi haline geliyor. Bilim, felsefe, matematik…
Su, Hava, Ateş, Toprak
Bütünlük var ilk kuşak doğa filozoflarında. Varlığın doğası, arkhesi için Anaksimenes hava diyor. O da dünyayı, suyu, toprağı, depremin nedenlerini inceliyor. Herakleitos da tartışmaya katılıyor. Ona göre arkhe ateş’tir. Herakleitos da yer, gök ve denizlerle ilgileniyor. Doğadaki değişimi görüyor. Üretim, deniz, mevsimler, güneş, ateş… Her şey değişim içinde: Pantha rei. Bir suya iki kere giremezsiniz diyerek örneği bile su metaforu ile veriyor. Sonra Empedokles ile birlikte dört öge beraber anılıyor. Toprak da ekleniyor yani: Su, hava, ateş, toprak.
Bunlar aslında doğanın doğası, yani özü sayılıyor. Demokritos, evreni var eden en küçük parçaları (atom) keşfediyor. Pisagor, bu parçalar için sayılar diyor. Aristoteles, mevsimlerdeki değişikliği inceliyor, tekrar eden zaman kavramını geliştiriyor. Doğanın/varlığın katmanlı olduğunu ileri sürüyor. Aristoteles’e göre doğa dört katmanlı. En temelde cansız varlık katmanı var. Onun üzerinde canlılar katmanı. Burada da sırayla bitkiler, hayvanlar ve insanlar yer alıyor. Bu varlık ve doğa felsefesi, Spinoza ve Nicolai Hartman’dan geçerek günümüze dek gelir.
Zıtların Birliği ve Çatışması
Eski toplumlarda doğa, insanın hem mücadele ettiği bir düşman ve hem de ittifak ettiği bir dost ve yoldaştı. Zıtların birliği ve çatışması söz konusu idi. Elbette ittifak, dostluk ve birlik, komünal toplumlarda esas yan idi, çatışma ise ikincildi, taliydi. Doğa da, toprak da diğer canlılar gibi bir canlı sayılırdı. Doğa, su isterdi, hava isterdi, dinlenmesi gerekirdi. Veysel’in “kara toprak” türküsünü anımsayalım. Doğa, canlı varlık anlamıyla en çok da halk şiiri ve halk türkülerinde yer alır. Köleci ve feodal toplumlarda hüküm süren tarımsal üretim çağlarında da doğa, dostluğunu sürdürmüştür. Çünkü, henüz toprağa, suya, ormana, ağaca yabancılaşma söz konusu değildi. İnsanlar, yaşadıkları yerin bakımını yapmak, çevreyi korumak ister. Daha iyi üretim ve yaşam için bu zorunludur. Oysa bunlar bugün için burjuvazinin umurunda olmaz. Çünkü o üretimi yapar, sömürüyü ve karı alıp gider!
Burjuvazi ve Doğa
Burjuvazinin doğaya bakışı, kırsal dünyadaki gibi değildir. Burjuvazi, doğadan estetik haz almaz. Onun için doğa kar işine yarayan bir araçtır, mekandır. Okyanuslar, silah denemesi yapmak içindir. Denizler, körfezler savaş uçakları, savaş filoları içindir. Doğa ve çevre, politiktir. Jeopolitik terimi, bunun içindir. Emperyalist savaşlar, doğanın en büyük düşmanıdır. Savaş araçları, silahlar, bombalar, nükleer, biyolojik, kimyasal silahlar, bütün bunlar elbette ki doğayı kirletiyor. Yalnız insanı değil ağacı, ormanı, taşı, toprağı da kendi özlerine yabancılaştırıyor.
Savaşlarda kullanılan her türden materyal, felsefeye de kaynaklık eden hava, su ve toprağımızı elbette ki kullanılmaz hale getiriyor. Bunların doğasını bozuyor. 20. yüzyıldaki emperyalist savaşların doğada yarattığı yıkım, etkisini halen sürdürmektedir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların düştüğü yerde halen canlı yaşamadığı, çimen bile bitmediği söylenir. Burjuvazi böylesi eşi benzeri görülmedik doğa yıkımları yaptığı halde topluma “suyu az kullan, sokağa kağıt atma” diyerek doğa dostu olduğu yalanını yayıyor.
Kapitalizmde Çelişkiler Artar
Doğa için mücadele, sınıf mücadelesi gibidir: devrimci ve reformist yoldan olabiliyor. Anlaşmalar imzalamak, büyümeyi azaltmak, atıklar için vergiler koymak, santraller için kısıtlamalar getirmek… Bunlar reformist yollardır, ekolojik sorunları çözmez. Kapitalizmi ortadan kaldıracak bir toplumsal devrim elzemdir. James O’connor kapitalizmin 2. çelişkisinden söz eder. 1. çelişkinin çözümü için devrimci çözüm veya reformist çözüm önerilir. 2. çelişki olan ekolojik sorun için de aynı yollar öneriliyor. Doğrusu, devrimci yol’dur. Şu ortaya çıkıyor ki, kapitalizm sosyal çelişkileri çözen, azaltan değil, artıran bir sistemdir.
Yakın tarihimizden örneklerde verildi. Türkiye’ sınıf mücadelesi tarihinin, Birinci ve İkinci çelişkileri birleştiren bir özelliğe sahip olduğunu düşüyorum. Bunlar 20’şer yıllık periyotlarla ortaya çıkmışlardır. 1970 15-16 Haziran ayaklanması, 1991’deki 4-8 Ocak, Zonguldak’tan Ankara’ya olan büyük madenci yürüyüşü ve 2013’teki Haziran halk ayaklanması aynı paralelde hareketlerdir. Kapitalizmin birincil çelişki için emekçilerin sınıf bilinci kavramı geliştirilmişti. Kapitalizmin ikinci çelişkisinden hareketle de -bir katkı olarak- emekçi sınıfların ekolojik bilinci ifadesini kullanmak ve önermek istiyorum. Ekososyalist bilinç de diyebiliriz buna.
Marx ve Doğa Felsefesi
Programın Marx ve Marksizmin doğa anlayışına yönelik tartışma ve analizlerle tamamlandı diyebiliriz. Marx ve Engels, doğa felsefesi adıyla bir kitap yazmadılar. Bununla birlikte ekoloji ve doğa felsefesine yabancı değillerdi. Marx’ın doktora tezi Doğa felsefesi üzerineydi, Engels de Doğanın Diyalektiği adlı kitabı yapmıştır. Marx’ın, dönemin ünlü kimyacısı Justus von Liebig’in eserlerini okuyarak doğa lehine sonuçlara ulaştığı biliniyor. Ayrıca her ikisi bu konuda birçok yazı kaleme aldılar.
Marx için insan doğanın kralı, sahibi değil onun bir parçasıdır. İnsan, organik boyutu temsil ederken doğa da inorganik boyutu temsil eder. Ne var ki, Marx’ın doğayı, tıpkı burjuva filozofları gibi ele aldığı söylenir. Gerekçe olarak da üretici güçler teorisi gösterilir. Oysa komünizm için değişim değeri yerine kullanım değeri üretme fikri nedeniyle bile olsa Marx’ın, sadık bir doğa dostu olduğunu düşünmek gerekir.