Bu haftaki programa çarpıcı bir başlık koyalım dedik: Şeyh Bedreddin filozof muydu? Filozof olmaya filozoftu da hangi sınıftan yana bir filozoftu? Ana akım filozof muydu, toplumcu muydu? Selçuklu ve Osmanlı soyundan geldiği halde kendi soyuna ve kendi sınıfına ihanet eden ender filozoflardan birisiydi. Benim aklıma hemen Engels ve Nazım Hikmet gibi isimler geliyor. Mülkün dünyasına doğdukları halde dünyayı değiştirmek isteyen düşün ve sanat insanı, tarihte pek azdır. Bedreddin de bunlardan birisiydi. Entelektüel mesaisini Anadolu, Mezopotamya ve Balkan halklarına adadı. Bu halklar ki onun eşitlikçi ideallerini 600 yıldır dünyanın her yerinde etkili kılmaya çalışıyor. Özel birisinden söz edildiği belli. Dolayısıyla da Komün TV ekranlarında sunulan Felsefenin Gözü programına bu hafta Şeyh Bedreddin’i taşıyalım dedik. Üstelik Aralık ayı, filozofun katledildiği ay olarak biliniyor.
Aralık ayı, ülkemiz tarihi açısından ölümler, saldırılar katliamlar ayı. Maraş katliamı, Erdal Eren’in idamı, 19 Aralık hapishane kıyımı, Roboski ve daha niceleri… Niceleri derken konumuz olan Bedreddin’i de anmak isterim. Zira bazı kaynaklara göre Bedreddin 18 Aralık 1418 yılında idam edilmiştir. Demek oluyor ki Osmanlı-Türk tarihi, esasen sınıf mücadeleleri tarihinden ibarettir. Buradan bakıldığında Bedreddin’in politikayı felsefeye eşitlediği ileri sürülebilir. Daha doğrusu onun ontolojisine göre varlık bir bütündür. Kültürel ve zihinsel ürünler de bir bütündür.

Bizanslı tarihçi Dukas’a göre Bedreddin şunları söylemişti: “Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.”
Bedreddin vahdeti vücut’a ve vahdeti mutlaka bağlanır. Varlıklar arasında hiyerarşi yoktur. Erkek kadından üstün değil. Canlı cansızın üzerinde görülmüyor. İnsan hayvana üstün sayılmıyor. Dünya evrenin merkezi değildir. Varlıklar birbirine eşittir. Gerek Kızılbaş tasavvufunda gerekse de Bedreddin’de düşünce yani felsefe varlığa karşılık gelir. Bu noktada Spinoza ve Hegel’e atıf yapmak ilginç olabilir. Spinoza için her varlık başka varlıktan doğar. Hegel ise ussal olan ile gerçek olanı özdeş saymaktadır.
Bedreddin’i, teoriyi pratiğe irca etmiş özel filozoflardan birisi saymak yanlış olmaz. Düşünce tarihinde ona ilk dersek ikinci filozof tipi olarak da Marx’ı örnek gösterebiliriz. Marx için de söz eyleme eşittir. Felsefe biter pratik başlar, teori değiştirme etkinliğine dönüşür. Bilgi felsefesi söz konusu olursa Bedreddin akılcıydı. Kahire’de tanıştığı hocası Şeyh Hüseyin Ahlati ise duygucuydu. Bedreddin belki de iki görüşü birleştirdi: Akıl ile biliyor, duygu ile görüyoruz. Yine de Ahlati ve Bedreddin açısından bilmek, öğrenmek güzeldir ama eylem ve değiştirme olmadıkça bunların bir değeri yoktur.
Bedreddin’in Marx’ı önceleyen bir şahsiyet olarak düşünülmesi ilginçtir. Her ikisinin de hukuk sorunlarını bırakıp dünya sorunlarına yöneldiği, hukuksal eşitlik yerine toplumsal eşitliği koyduğu düşünülebilir. Bedreddin, feodal dönemde ortaya çıktığı ve toprak mülkiyetinin “özel” formuna son vermek istediği için Marx, Engels ve Marksizmin öntarihi olarak da okunabilir.
Bedreddin hareketi, Börklüce Mustafa’da kendini gösteren “kadınlar hariç her şey ortak olmalı” düşüncesinden dolayı kadını, tarih sahnesinde ilk defa anan bir hareket olması bakımdan da ilginçtir. Marx ve Engels de Komünist Manifesto’da, kadın meselesini aile bağlamında anmışlardır. Her iki anmada da ailenin ortadan kaldırılmasına yönelik bir eğilim vardır. Zira bu kurum feodal ve burjuva mülkiyetine dayandığı için kadını da mülk durumuna düşüren bir özelliğe sahiptir.
Filozoflar gezgin oluşlarıyla da tanınırlar. Bu geziler bazen gönüllü bazen zorunlu oluyor. Sürgünler deyince de muhalif, toplumcu filozoflar akla gelir. Bu açıdan Bedreddin ve Marx’ın adını mutlaka anmak gerekiyor. Bedreddin’in Edirne’de başlayan Bursa, Konya, Halep, Şam, Kahire ve Tebriz’i içine alan yolculuğu İznik sürgünlüğü ile devam eder ve Bulgaristan – Serez’de son bulur.
Marx’ın zorunlu gezileri neredeyse tüm Avrupa’yı kapsamaktadır. Her ikisi de ekonomik sosyal koşullardan hareket etmiştir. Her ikisi de toplumsal özgürlüğün, sınıf mücadelesi ve zor yoluyla gerçekleşeceğini savunmuştur. Determinizm yerine volüntarizm önem kazanmaktadır. Dolayısıyla Bedreddin, Hikmet Kıvılcımlı’nın dediği gibi tarihsel devrimlere son verip sosyal devrimler çağını başlatan ilk devrimci olmuştur.