Cumartesi günü, binlerce duyarlı insanla birlikte Kadıköy’de kapitalizme karşı yürüdük. İlk akla gelen, sınıflı toplum koşullarında ve özellikle de sermayecilik çağında bütün bir dünya tutuşturulmaya hazır bir bozkır durumundadır. Zira hiç olmadık anlarda, beklenmedik momentlerde binlerce, on binlerce insan, işçi, emekçi, ezilen, aydın, sanatçı, genç yaşlı, kadın erkek bir araya gelebiliyor. Bu da doğaldır, çünkü dünyanın ve toplumların temel sorunları ortaktır. Emek sömürüsü gibi doğanın talanı ve yağması da insanlığın ortak meselesi olarak karşımızda durmaktadır.
Erzincan-İliç maden “kazasının” ikinci yıldönümünde Kadıköy’de bir toplantı, yürüyüş ve peşinden basın açıklaması yapıldı (14 Şubat 2026). Kazada 9 işçi yaşamını yitirmişti. Uğur Yıldız da bu işçilerden birisiydi. Başta Yıldız’ın ailesi olmak üzere duyarlı kesimler, konuya ilişkin anlamlı bir “hukuk mücadelesi” sürdürüyor. Kaza mı, cinayet mi, tartışmaları da sıklıkla belirgin hale geliyor. Toplantı ve yürüyüş sırasında sıklıkta “Kaza değil cinayet!” denilmesi, son derece anlamlıdır. Kaldı ki böylesi nedenlerle ortaya çıkan yıkıcı sonuçlar, kaza da olsa cinayet de olsa kapitalizme içkin hadiselerdir. Bunların, son bulması için sermaye ilişkilerinin, mülkiyetli ve sınıflı dünyanın son bulması gerekiyor.

Mahallemizde ikamet eden Uğur Yıldız’ın dayısı Erdal Yalçın’ın önerisi ve yönlendirmesiyle semtten birçok arkadaş ile birlikte katıldık yürüyüşe. DİSK ve KESK gibi sendikaların da katıldığı toplantı, söylemeye bile lüzum yok ki polis kuşatması altında gerçekleşti. Süreyya Operası önündü 13.00’de toplanan kitle, sloganlar eşliğinde Boğa heykelinin önünde birleşti ve bir program yapıldı. Konuşmalarda emperyalist şirketlerin ülkemizden atılması savunuldu, emekçiler arasında birlik ve dayanışma çağrıları yapıldı. Örgütlü işçi sınıfına işaret edildi. Sorunun sermaye sisteminden kaynaklandığına vurgu yapılması son derece önemliydi.
Zira bu sistem içinde ağır cezalar alması istenen mühendisler ve üst düzey yetkililer de birer kurbandır. Fail ise basın açıklamasında da işaret edildiği gibi İliç’te doğa sömürüsü yapan Amerika patentli maden şirketidir, arkasındaki tekelci sermayedir. Bu sermaye, Batı’da kapitalizm doğal sınırlarına ulaştığı için genişlemek ve kar etmek için feodal özellikler gösteren Asya, Afrika ve Güney Amerika gibi coğrafyalara yöneliyor. Türkiye’de bunlardan birisidir. Sermayenin tekelleştiği dönemden beri, İliç katliamı ne ilktir ne de son olacaktır. Türkiye’nin onlarca noktasında halen bu tür işletmeler, yasal-hukuki kılıflar uydurularak varlığını sürdürmektedir.
Kadıköy eylemine olan ilginin yoğunluğundan da görülüyor ki dünyanın sorunları büyüyor. Sermayenin yalnız emekle değil doğayla savaşı da giderek derinleşiyor. İnsan için temel kaynak olan dağlar, ovalar, ırmaklar, denizler, sömürülmesi gereken ortamlar olarak görülüyor. Sermaye, bir bakıma insanlığın ayağını bastığı temel dalı, gıda ve her türden besinini aldığı yaşam alanlarını kesip yok ediyor. Dolayısıyla proletaryaya, ezilenlere ve sosyal sorumluluk bilinci taşıyan düşün ve sanat adamlarına da büyük görevler düşüyor. Sendikaların ve politik aktivistlerin eyleme destek verip sahiplenmesi manidardır.
İçilecek ve üretim için gerekli olan suyun, ülkemiz ve dünya ölçeğinde azaldığını gösteren onlarca veri ve kanıt var. Kapitalizm, doğası gereği coğrafi mekanlara insani açıdan da, geleceği düşünerek de bakmaz. Kendi dayanaklarını da, kar ve rekabet nedeniyle dikkate almayan bir özelliğe sahiptir. Kadıköy protestosunda da görüldüğü gibi bunun için hassasiyet, duyarlılık gösteren ve sorumluluk alan kesimler, esasen emekçi sınıflar ve halktır. Oysa aynı dünya ve doğa, yalnız emekçiler için değil tüm insanlık içindir. İnsanlık için doğal besin alma imkanlarının azaldığını da, hatta eskiden yaygın olan organik ürünlerin köküne kibrit suyu döküldüğünü de bilmeyen kalmadı. Yeni jenerasyonlar, maalesef besin değeri, lezzeti yüksek olan organik ürünleri tanıma imkanı da bulamıyor.
Kadıköy eylemini, yalnızca Erzincan-İliç katliamına dönük bir tepki ve protesto olarak okumak yanlış olur. Bu yüzden kapitalizme ve modern-Uygarlığa karşı bir tavır olarak okumak daha gerçekçi olur. Emperyalist sermaye, yani tekelci kapitalizm asıl fail olmakla birlikte, burjuva uygarlığı bilim, teknoloji ve tüm eğitim kurumları ile birlikte bu türden katliam gibi kazalardan, insan kıyımlarından sorumludur. Bilim ve teknolojiyi, insanlığın hizmetine sunduğunu iddia eden, gerçekte ise sermayenin bir uzantısı olan büyük bilgin ve düşünürler de doğanın talan ve yapmasında pay sahibidirler.
Doğayı sömürme, kirletme ve yok etme koynunda kuşkusuz ki tüm egemen sınıflar, kesinlikle fail ve sanıktır. Buna rağmen sicili en kirli ve olan şüphelenin ise burjuva uygarlığı olduğuna kuşku yoktur. Çünkü doğayı, köleleştirmek için en güçlü teknolojik, bilimsel, biyolojik, ideolojik ve kimyasal silahlara sahip olan sınıf, kapitalist sınıftır. Şöyle de diyebiliriz: Nasıl ki tarihsel süreçteki en devrimci sınıf proletarya ise en gerici sınıf da burjuvazidir. Bu yüzden Kadıköy tavrını, proletaryanın burjuvaziye karşı, mikro alandaki bir yansıması olarak değerlendirmekte fayda var. Kaldı ki binlerce kişinin bu mikro çıkışı, ilk olmadığı gibi devede kulak bile değildir. Zira tarih, bu tür tepkilerin, eylemlerin ve Marx’ın işaret ettiği üzere sınıf mücadelesinin tarihinden ibarettir.