Salı günü gece yarısı İstanbul’dan Malatya’ya geldim. Geleli dört gün oluyor. Böyle, bir cümlelik söz ederek 6-7 saat süren yolculuğu sanki hiç bir aksilik olmadan, mutlu – mesut bir şekilde, birkaç dakika içinde geçirmiş gibi söylüyorum. İşin aslı öyle değil. Eskiler “Felsefe yolda olmaktır” dermiş ama ne yol eski yol ne de araçlar eski araçlar. Buna bir de yolcuların, yoldaşlarınızın niteliğini ekleyin. Her şey insan doğasına yabancı hale gelmiş. İstanbul’da havalimanına iki saatte varıyorsunuz. Aksilik olmaması için ve ayrıca uçak firmalarının zorunlu koşulu nedeniyle iki saat önce orada olmalısınız. Pilot tarafından 70 dakika uçuş denilse de havadaki yolculuk 120 dakikayı buluyor. Bugüne kadar pilotların söylediği saate hiç bir zaman uyulduğuna tanık olmadım. Rötarlı uçuşları ayrı tutarak konuşuyorum.
Peki sürekli “gelişen” uçak ve havaalanı teknolojisine ne demeli? Bagajı ve uçuş kartını aldığımız gişeler, şimdilerde kaldırılmış. Demek ki çok sayıda havalimanı emekçisi işsiz kalmış oluyor. Gerçi işsizliği teknoloji ile değil kapitalizmle açıklamak daha doğru olur. Yine de bir etkisinin olduğu da bir realite olarak not edilmelidir. Bagaj ve uçuş kartı için sizi alandaki makinelere yönlendiriyorlar. Bunlarda işlem yapmak hiç de kolay değil. Orasına burasına basarak, biraz kurcalamanız gerekiyor. Bu yüzden de havalimanına erken gitmekte fayda var. Çok sayıda iç hat ve uluslararası uçak yolculuğu yapmış birisi olduğum halde bunlar bana zor geliyorsa tecrübesi olmayan yolcular acep ne yapıyor? Böylesi yolcuları düşünmeden edemedim elbette.
Kapitalizm, Kaos ve Karmaşa
Uçaktan inince de işler kolay değil. Yurtiçi olduğu için elinizi kolunuzu sallayarak dışarı çıkmayı düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Yarım saat uçakta kapıların açılmasını bekleyebilirsiniz. Uçaktan indikten sonra da pekçok prosedür sizi bekliyor. Yer otobüsü ile çıkışa gelip bagaj beklemeniz icap eder. Belki otuz dakika da orada beklersiniz. Yaşanan karmaşayı fark etmek hiç de zor değil. Öyle ki, uçak yolculuğunun her adımı bana stres yüklü kaos ve karmaşa olarak görülür. Bu da kapitalizmin bir sonucudur. Sizi almaya gelenlerle buluşup eve varmanız bir iki saati aldığı oluyor. Böylece, tecrübe ederek söylüyorum ki, 70 dakika düşünülen yolculuk rahatlıkla 7 – 8 saat sürmüş oluyor. Uçak yolculuğunda, biletin alınması ve gidilecek mekana varış süresince çekilen stres de yolculuğun tuzu biberi oluyor.
Yola ve Yolculara Yabancılaşma
Netice itibariyle Malatya’ya geleli dört gün oluyor. Halen de geliş yolculuğunu, yol araçlarını ve yol arkadaşlarını düşünüyorum. Yol arkadaşı ifadesini, sözün gelişi kullanıyorum. Çünkü yolcuların hiçbirini tanımıyorsunuz. Herkes herkese yabancı. İnsan eski çağların yolcularını, yollarını düşünmeden edemiyor tabii. Eski çağlarda yolcular birbirini tanıyor ve biliyor, yabancı yok, öteki yok. Tevfik Fikret’in yol şiirini sanırım hatırlarsınız. Şair de yoldan ve yolcudan yakınıyordu. Demek ki sınıflı toplumlara özgü sorunlar, her çağda değişik biçimler ve içerikler kazanıyor. Yol da böyle. Ne olursa olsun yol’dan çıkmamak gerekiyor. Şair şöyle demişti:
“İşte bir yol ki hep çakıl ve diken,
Geçeceksin yarın bu yoldan sen,
Geçeceksin, ayakların yorgun,
Ellerin şerha şerha, bağrın hun.
Koşan elbet varır; düşen kalkar,
Kara taştan su damla damla akar,
Birikir, sonra bir gümüş göl olur,
Arayan hakkı en sonunda bulur”
Yolun yolculuğun bilincinde olmak gerekiyor. Her yol Roma’ya çıkmıyor artık. Her yol kapitalizme çıkıyor. Kapitalizm, gün geçtikçe tüm kırsal dünyayı kuşatıyor. Doğaya, kılcal damarlarına dek kendi ruhunu veriyor. Elbette o ruh insanlara geçiyor. Yine de Kırsal yaşamın eski yalın, doğal yapısını tümüyle yok edebilmiş değil. Bu yüzden olsa gerek yolculukların zaman zaman köy ortamına dönük bir şekilde gerçekleşmesi doğaldır. Çünkü her varlık gibi insanda da, kendi doğal ortamına, kendi tarihine ve özüne dönme eğilimi var.
Aristoteles’te Doğal Mekan
Aristoteles, doğal kaynağa dönme konusunu çok abartmış ve yanlış olarak “doğal yer” kavramını icat etmişti. Ona göre her varlığın doğal bir yer var. Bu yüzden havaya atılan cisim yere düşüyor. Uzağa giden, yolculuk eden insan, sonrasında evin yolunu tutuyor, duman havaya yükseliyor, vahşi hayvan ormana kaçıyor, evcil hayvanlar ahıra doğru yöneliyor, ırmaklar ise denizlere, okyanuslara akıyor. Aristoteles’in, yanlış da olsa ufuk açan “doğal yer” öğretisinin yeni biçimlerine, her türden seyahatimde olduğu gibi Malatya yolculuklarımda da sıklıkla tanıklık ederim. Bu tanıklıklardan birisi için Malatya’nın Arguvan ilçesinden biraz söz etmem ilginç olabilir.

Dağlar, Yollar ve Romantizm
Arguvan, gevrek, yöresel dil ve yanık bir sesle söylenen türküleriyle tanınır. Önceki gün Akçadağ – Ören’den hareket eden arkadaşlarla birlikte Yazıhan’dan geçerek Arguvan’a vardık. Araç kaptanı, Alevi aktivisti, Pir Sultan Derneği denetleme kurulu başkanı Mazlum Köse idi. Pir Sultan Derneği, Ören Şube başkanı Aliseydi Köroğlu da bizimleydi. Söylediğim güzergahta, yüz kilometreye yakın bir yol olmasına rağmen bir veya iki yerde trafik ışıkları vardı. Bir yerde yol kontrolüne rastladık. Trafik yok, egzoz gazı yok, hız rekabeti edilecek veya sollanacak araç yok, karmaşa, sinir ve stres de söz konusu değil. Olsa bile çevreye, uzaktaki Yama Dağları’na, bitişikte uzantısı görülen Karakaya Barajı’na bakarak bunları atabilirsiniz. Sevgili Mazlum’un, yolculuk sırasında içtiği sigarayı saymazsak ortama “yabancı” herhangi bir öge bulunmuyordu. Yol boyu çobanlara, çoban köpeklerine, koyun sürülerine bakmak da strese iyi gelir. Belki romantizmin dozunu biraz artırmış olabilirim ama hiç değilse tümden olmasa da, manzaranın büyük oranda, betimlediğim gibi olduğunu bilmenizi isterim.
Yaşam, Bürokrasi ve Şeffaflık
Yolculuğun odak noktalarından birisi Arguvan Belediyesi oldu. Önceden planlandığı gibi Belediye Başkanı Ersoy Eren ile bir araya geldik. Kapitalizm, tekelci bir niteliğe bürünse de eskinin yalın, doğal özellikleri etkisini sürdürüyor. Eski değerlerin tümüyle yok olup olmadığı tartışması, bizi derin epistemolojik, ontolojik tartışmalara götürür. Böyle bir tartışmaya girmek istemesem de şunu anımsatmak isterim ki “var olan hiç bir şey yok olmuyor”. Köleci ve feodal üretim ilişkilerindeki sömürü de dahil olmak üzere her türden ilişkideki açıklık (şeffaf) dünyanın kırlarında halen etkisini sürdürüyor. Bu etkiyi Başkan Eren ile diyalog sırasında da gözlemlemek zor olmadı.
Ersoy Eren, kendi makamında bir yandan bizimle görüşüyor, bir yandan da mahalle sakinlerinin çeşitli sorunlarını, yine bizim de olduğumuz ortamda dinliyor, onlarla konuşuyor, tartışıyordu. Gelenler çayını kahvesini içerken, Başkan kimine yol gösteriyor, kimine itiraz ediyordu. “Özel görüşme” türünden klişelere alışmış çevrelere yabancı, insan ilişkilerinin doğasına uygun diyaloglar dikkat çekiciydi. Kapalı kapılar ardında olası diyaloglar bulunmuyordu. Belki Eren’in kişisel yapısıyla da ilgili olabilir bu şeffaflık ve samimiyet. Yine de ben açıklık, sıcak ve yalın manzaraların ekonomik, toplumsal ve tarihsel süreçlerin bir neticesi olduğuna inanmak isterim.
Böylesi kurumlarda ilgili bürokratların zamanını almak büyük kentlerde hiç de kolay olmaz. Oysa kapitalizmin tamamen egemen olmadığı, özgül durum bizim başkanla bir kaç saat birlikte zaman geçirmemizden de belli olmuştu. Çay – kahve ve yemek ikramı sırasında yerel – evrensel, politik, sosyal, iktisadi, sanatsal, felsefi pek çok konu konuşulduktan sonra 2 Temmuz Sivas anmalarına gelindi. 2 Temmuz’da Sivas anmalarına katılmak üzere Başkan ile fikir teatisinde bulunuldu. Araç, şoför ve ulaşım konusu gündemdeydi. Eren, anladı dinledi meseleyi. Hemfikir oldu taraflar. Müsaade istendi ve yeniden dönüş yollarına düştük.
Varlığın Özüne Dokunmak
Yol ve yalınlık mevzusu bizi varoluş felsefesine bağlar. Kierkegaard, Heidegger ve Jaspers’ten J. P. Sartre’a kadar pekçok varoluş filozofu, varlığa yabancılaştığımızı söylüyor. Nitekim kent yaşamında, taş toprak, su, ağaç, tavuk horoz, kedi köpek, bitki böcek ve bağ bahçe gibi varlıklara dokunmak pek mümkün olmuyor. Araya kavramlar, ideolojiler, temsiller, dijitaller, vidyolar, medyalar, okullar, camiler, imamlar, öğretmenler vs giriyor. Oysa varlığı bilmek, onun özüne temas etmek, doğal kokusunu bilmek ona dokunmayı gerektiriyor. Aksi halde varlık, varlık değildir. İnsanın da, insan olmadığı gibi.

Kapitalizm ve teknoloji, Heidegger’in dediği gibi Ren nehrinin doğasını bozdu. Benzer durum dünyanın başkentlerinde de geçerlidir. Doğaya dokunmak için kırsal dünya, kısmen de olsa işlevsel olabilir. İnsanlara, aile fertlerine yakınlık, kurulan kolektif yemek masaları, paylaşılan ortak konu ve sorunlar buna örnek verilebilir. Çünkü buradaki taş toprak, çiçek böcek, şehirdeki balkonlarda çiçek beslemek, beton duvarlar arasında kedi beslemeye benzemez. Çünkü böyle alışkanlıklar, insanın kendi yabancılaşmasına her türden canlı ve cansız varlığı da ortak etmektir.
Kısacası şöyle bitirelim: Geleneksel varoluş felsefeleri yolculuğu bir yöntem ve mutlak kural olarak koyuyor. Buna karşı gelişen varoluşçu Marksizm ise çözümü komünist bir dünya toplumunda bulduğu için yolu ve yolculuğu devrimci yolculuk olarak görüyor. Dolayısıyla insan – varlık ilişkisinin yeniden kurulması için sınıflı toplumların, özelikle de kapitalizm çağının son bulması zorunludur.