Türk egemen sınıfları, kadınlara haklar ve özgürlük getirdiklerini, bizzat kendi elleriyle kadınlara seçme seçilme hakkını verdiklerini sürekli söyleyip dururlar. Üstelik bunun herkesten, Batı devletlerinin bir çoğundan bile önceki tarihte kadınlara verdiklerini iddia ederler. Dolayısıyla kadınların mücadelesini yok sayarlar. Tersine bu mücadeleyi, onlarca yıl boyunca bastırdıklarını, birçok kadın derneğini, dergisini kapattıklarını gizliyorlar. Gerçekte bugün olduğu gibi cumhuriyetin ilk yıllarında da kadın hakları dahil olmak üzere birçok bakımdan Türkiye, dünyanın özellikle de Avrupa’nın gerisindedir. Türk egemen sınıflarının bugünkü sözcülerinin “dünya bizi kıskanıyor” biçimindeki söylemi, cumhuriyetin ilk yıllarında olduğu gibi günümüzde de büyük bir yalandır. Bunlar, kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmek, onların sınıf bilincinden uzak, ilkel duygularını okşamak için uydurulmuş ideolojik söylemlerdir.
Seçim Hakkı İçin Mücadele
Her çağda ve her toplumda olduğu gibi haklar ve özgürlükler verilmez, mücadele yoluyla söke söke alınır. Ülkemizde de öyle olmuştur. Baştan söyleyeyim ki, siyasal ve ekonomik olarak karşılığı bulunmayan salt hukuk ve yasalarda yazılı olan hakları önemseyen birisi değilim. Esas olarak da hak ve hukuka ihtiyaç duyulmayacak bir komünist dünyanın tesis edilmesi arzusu içindeyim. Yine de bunun gerçekleşmesine hizmet edecek hukuksal hakların önemini de yadsımak istemem. Bu hakların başında gelen kadınlara seçim hakkı (intihab) meselesi, resmi ideoloji tarafından sürekli şişirilip önümüze sürülür. Olayın içyüzünü teşhir edip açığa çıkarmak için kuşkusuz ki pekçok entelektüel çalışma yapılmıştır. Bunlardan birisi de, benim açımdan en önemlisi, Osman Tiftikçi’nin çalışmasıdır. Çalışma, Türkiye’de Kadınların Seçim Hakkı Mücadelesi adıyla yayınlanmış bulunuyor (Nota Bene Yayınları, 2023, İstanbul). Bu yazıda Tiftikçi’nin belgelerle ortaya koyduklarından hareketle birkaç noktanın altını çizmek istiyorum.
Kadın hakları en geniş haliyle 1920’de kurulan komünist partisinin programında vardır ve komünist kadınlar bu hak için mücadele etmişlerdir. Sabiha Sertel ismini anmakla yetiniyorum. Kadınların seçme ve seçilme hakkını (intihab) savunan çok sayıda kadın derneği ve kurumun, daha 20. yüzyılın başlarında tesis edildiği biliniyor. Fatma Aliye, Fatma Nesibe, Nezihe Muhittin, Hayganuş Mark ve Halide Edip isimlerini hatırlatalım. Dolayısıyla Tiftikçi’nin ortaya koyduğu belgelere göre 1850’li yıllardan beri, Osmanlı’da bir kadın mücadelesinden ve feminist hareketten söz etmek gerekmektedir. “Kadınlar Dünyası” adlı derginin yazarları da intihab hakkına vurgu yaparken Avrupa ve Rusya’daki kadın haklarını örnek veriyorlar. Kaldı ki Avrupa ülkelerinde kağıt üzerinde olmasa da, kadınların pekçok hakkı kullandıkları bilinmektedir.
Kadınların Sovyetlere Sempatisi
Kemalist hareketle birlikte, Cumhuriyet öncesi kurulan pek çok kadın kuruluşu gibi her türden muhalif yapılar kapatılmıştır. Nezihe Muhittin, Halide edip gibi kadın aktivistler sansür ve sürgüne maruz kalmıştır. Bir tek komünist partisi kalmış, o da yeraltında olduğu için varlığını devam ettirebilmiştir. Yeniden büyük bedelleri göze alarak yeni rejime karşı kurulan ve seçim hakkı dahil olmak üzere temel kadın haklarını savunan derneklerin tesis edilmesi, ancak 1925’ten sonra mümkün olabilmiştir. Bunlar programlarına seçim talebini de yazmışlardır. Kadınlar bir yandan da Sovyetlere sempati beslemektedir. Türk hakim sınıfları bu baskılar karşısında devlet partisinin programına 1931’de seçim hakkını koymak zorunda kalmıştır.

Kadınların intihab hakkının yasallaşması 1934, uygulanması ise 1950’leri bulmuştur. Demek ki, Osmanlı – Türkiye kadını, Avrupa’yı emsal gösteriyor, Rusya’yı model alıyor, bağımsız kadın mücadelesi yürütüyor ve seçim hakkını Türk hakim sınıflarından söke söke de olsa ancak 1934’te alabiliyor. Nezihe Muhittin “onlar kadın hakkını vermesinler, biz alacağız” diyerek Kemalistlere meydan okuyordu. (Age, S. 91). Dolayısıyla Mustafa Kemal’in kadınlara hak vermesini tartışmak yerine 15 yıl boyunca neden kadın mücadelesini bastırdığını, onları sansür edip ezdiğini tartışmak daha doğru bir tartışma olur.
Nezihe Muhittin ve Ulviye Mevlan
Resmi, Kemalist ideoloji kadınlara yaptığı baskının ve engelin üzerini örtmek için “hak verdi” klişesini her zaman gündemde tutmuştur / tutmaktadır. Mustafa Kemal’in mal varlığı için de benzer bir ideolojik söylem üretilmiştir. Mal varlığını “bağışladığı” ileri sürülür. Buna karşın “göz kamaştıran” bunca malı mülkü hangi yöntemlerle zimmetine nasıl geçirdiği konuşulmaz! Elbette, bugünden bakıldığında seçimin, kadınlar için kurtuluş olmadığının, ayrı bir mevzu olarak altını çizmek gerekmektedir. Bu yüzden, daha Osmanlı günlerinde, Ulviye Mevlan (Civelek), Mükerrem Belkıs ve Fatma Nesibe gibi bir çok kadın aktivistin, yalnızca seçim hakkını değil iktidarı talep ettiklerinin de altını çizmek gerekiyor.
Türk egemen sınıflarının, kadınların talebi olmadığı halde seçim hakkını “biz verdik” demesi gerçeği yansıtmıyor. Çünkü çok sayıda kadın örgütünün mücadelesi sonucu bu haklar “verilmiş” değil, bizatihi faşist rejimden alınmıştır. Müslüman kadınlar Derneği, Çağdaş Kadınlar Derneği, Ermeni Kadınlar Derneği, Türk kadınları, Kürt kadınları yanında İttihat ve Terakki’nin kadın kolları da bu mücadelede yer almıştır. Bu kadın örgütleri arasındaki fraksiyon çatışmaları da anlamlıdır. Resmi ideoloji yanlısı Nezihe Muhittin ile muhalif kimliğiyle bilinen Ulviye Mevlan Civelek arasındaki çatışmayı anımsatmakla yetinelim.
Ailenin Reisi Erkektir
Kadınlar imparatorluk döneminde olduğu gibi 20. yüzyılın başlarında da vardı ve kısmi de olsa belirli bir örgütlülüğe sahipti. Bu var olma durumu kadınların politik, edebi ve cins bilinci açısından da var olduklarını işaret eder. Emperyalist savaş konusunda da entelektüel kadınlar iki kampa ayrılmıştı. Bir kısmı savaş yanlısı, militarist bir görüş benimsemiştir. Erkeklerle eşitliği asker olmakla eşanlamlı görüyordu. Bir kısmı, yani sosyalist kadınlar ise Rosa Luxemburg’u örnek göstererek savaşa karşı olduklarını söylüyorlardı.
Cumhuriyet rejimi, yeni ve nitel bir düzen önermedi. Osmanlı’da başlayan Batı’ya entegre olma, onun yarı sömürgesi olarak yola devam edilmesi politikasına da engel olmadı. Eğitim, sanat, dil, teknoloji, bilim, modernizm, laiklik noktasında, Osmanlı’nın başlattığı tüm kurum ve uygulamalara devam edildi. Kadın kurumları, kadınların sosyal yaşama katılması, üretim dünyasına girmesinin de yolu açıldı. Mustafa Kemal “evin reisi erkektir”, “kadınlar eşlerinden izin alarak çalışabilir” demişti. Bu türden ifadeler “medeni kanun”da da yer bulmuştu. Bu iki ifade bile “cumhuriyet kadını”nın hukuksal yerini gösteriyordu.
İtalya’nın Irkçı / Faşist Yasaları
Yeni rejimde kadının toplumsal konumu ve rolü ise bundan da geri düzeyde seyretmiştir. Geriydi, çünkü kadınların sosyal, iktisadi ve siyasi talepleri çok ileriydi. Bu talepler doğrultusunda yürütülen kadın mücadelesine rağmen cumhuriyet rejimi, yapılan hukuki düzenlemelerde Tiftikçi’nin de belirttiği gibi kadınları tartışmaya katmıyordu (Age, S. 98). Sonuçta her şey ataerkil, ırkçı sistem içinde cereyan ediyordu. Kaldı ki yasalar, emperyalizme eklemlenme ve onların sömürgesi olma hedefli İsviçre ve İtalya’dan aşırma faşist karakterli yasalardı. Bunların uygulanması da çok önemli bir problem olarak karşımızda duruyor.
Yasada olmasına rağmen iş uygulamaya gelince, misal notere giden kadının şahitliği kabul edilmiyordu. İş kurmaya çalışan ve işe girmeye çalışan kadından da “koca izni” isteniyordu. Bütün bu uygulamalar cumhuriyet rejimi boyunca, 2000’lerin başlarına kadar sürdü. Dolayısıyla Batı’da yasalara girmediği halde kadınların kullandığı haklar, ülkemizde cumhuriyet yönetiminde yasalara giren kadın haklarından misliyle ileriydi (Age, S. 102). Bu gerçekler Türk egemen sınıflarının, “kadın hak isteyecek kadar bile bilinçli değildi, onu biz bilinçlendirdik, biz hak verdik” söylemini yalanlıyor.
Kadınlar ve Kurumları Engelleniyor
İdeolojik manipülasyon olduğu şuradan belli ki dönemin kadın yazarları, düzen yanlısı veya muhalifler “hukuk verilmez, alınır” başlıklı sayfalarca yazılar yazmışlardı (Age, S. 108). Türk hakim sınıfları özellikle Kürt, komünist, Kızılbaş partisi ve bir de konumuz olan kadınlar halk partisinin kurulmasını engelliyordu. Elbette liberal partiler de her engele rağmen kurulursa bunlar da kapatılıyordu. Yazar, bu konuda somut örneklerde vermektedir. Ona göre 1927’de Kadınlar Halk Partisi’nin kurulması bir kez daha engellemiştir (Age, S. 108). Tiftikçi’nin yazdığına bakılırsa kadınlar için intihab hakkı, bilhassa devlet partisinin içinde cereyan ediyordu. Örgütsel ve ideolojik olarak dışında kalanlar ise hukuksal haklardan ziyade ekonomik, siyasal haklara yöneliyor ve yönetim talebinde bulunuyordu.
Devlet partisi ise hem kendisine yakın olan Nezihe Muhittin ekolüyle hem de Türk Kadınlar Derneği’nin geneliyle bile gerilim içindeydi. Devlet partisini bundan daha çok rahatsız eden ise Kürt, Ermeni ve komünist kadın hareketleri, dergi, dernek ve çevrelerdi. (Age, S. 113). Türk Kadınlar Birliği, 1927’de yeniden İstanbul’dan Diyarbakır’a dek birçok ilde ve merkezde şubeler açarak binlerce üyeye ulaşmıştı. Hayganuş Mark önderliğindeki Ermeni Kadın Derneği de tüm baskılara rağmen varlığını sürdürüyordu. Bu kadın hareketlerinin taleplerini Uluslararası kadın örgütleri de destekliyordu (Age, S. 116). Bir başka Ermeni kadın gönderini, Zabel Esayan’ı da anmak gerekir.
Batı Bizi Kıskanıyor Yalanı
“Cumhuriyet kadını” gibi “cumhuriyet aydını” türünden kavramlar da resmi ideoloji tarafından imal edilmiş kavramlardır. Bu aydınlardan Falih Rıfkı’ya göre İslam dini, kadın haklarını yok saymıştı. Cumhuriyet ise kadını, dünyanın en önüne taşımıştı. Tiftikçi’ye bakılırsa İslam dininin kadını engellediği doğruydu ama cumhuriyetin de sicili pek iyi ve temiz değildi. Pekçok defa kadın hakları ile ilgili talepler meclise kadar uzanmış, bunlar tek partinin yani devlet partisinin onayıyla reddedilmişti (Age, S. 161). Halbuki Türk – İslam ideolojisinin diğer cephesinde yer alan kliğin söylemine itibar edilirse tam tersine İslam’ın doğduğu yıllarda kadın ve erkeğin toplumsal rolleri eşit koşullarda gerçekleşiyordu. Hatta bunu Sabiha Sertel gibi “sol feministler” bile ileri sürüyordu.
1934’teki kadınlara intihap hakkının kabul edilmesini abartan cumhuriyet aydınları, (bunlara resmi ideoloji aydını demek daha doğru) sıklıkla “Batı bizi kıskanıyor” anlamına gelecek haberler, yorumlar da yazıyordu. Ne kadar da güncel değil mi? Her ay bir çok kadının katledildiği, kitlesel şekilde Batı’ya göçün yaşandığı günümüzde, resmi ideoloji aydınları utanmadan Batı’nın bizi kıskandığını söylüyor, yazıyor. Kadınların Seçim Hakkı adlı kitapta diğer konular gibi Kürt sorunu ve kadın mücadelesi konusu açısından da aktüel sayılacak pekçok örnek veriliyor.
Kapatılan Kadın Kurumları
1935’e gelindiğinde tep parti iktidarı ve Mustafa Kemal, Türk Kadınlar Birliği’nin derhal feshini istemiştir. Çünkü “cumhuriyetimiz kadınları erkeklerle eşit yaptı, seçme seçilme hakkı verdi” deniliyordu. Dolayısıyla “kadın derneklerine, kadın mücadelesine gerek kalmadığı” iddia ediliyordu. Resmi ideolojinin “sınıfsız, imtiyazsız toplum yarattık” yalanını yaydığı, Dersim katliamına hazırlandığı yıllardı. Önünde kadın dernekleri gibi nispeten pasif engeller bile olsun istemiyordu. Bu kapatma kararıyla tüm kadın örgütleri sona ermiş oldu.
Derneğin mal varlığı ise devlet partisine intikal etti. Hatta Tiftikçi’nin yazdığına bakılırsa devlet partisi, kadınlara ellerini çabuk tutmazlarsa kongreyi kendilerinin toplayacağını ve derneğin feshini açıklayacaklarını ifade etmekten çekinmemiştir (Age, S. 174, 175). Ne de olsa yasalar, kurallar, hukuk, her şeyin belirleyeni tek parti diktatörlüğü idi. Şimdilerde Kürtlerin kongre yapmaya, fesih kararı almaya zorlanması sürecini, dünün devamı olarak okumak sanırım yanlış olmaz.
Tek parti diktatörlüğünün zihniyetine göre “ülkeye komünizm gelecekse” onu da faşist devlet patisi getirecektir. Oysa her sorunun doğal kaynakları ve sınırları vardır. Saydığımız kadın haklarını, Tiftikçi’nin de birkaç bağlamda belirttiği gibi abartmaya lüzum yoktur. Kitapta” Abarttılar” başlıklı bir bölümün yer alması, son derece düşündürücü. Gerçekler, Türk – İslamcı Kemalist ideolojiyi yalanlıyor. Kadınlar seçim hakkı mücadelesi verirken bırakalım Avrupa, İngiltere, Amerika ve Rusya halklarını Asya’nın, Afrika’nın birçok ülkesinde bile kadınlar için seçim hakkı söz konusu idi. Kitapta Zimbabve ile Kenya örnekleri verilmiş.
Seçim Hakkının Dört Motivasyonu
Böyle bir hakkın, tek parti diktatörlüğünden alınmasının dört motivasyonu olabilir. İmparatorluk yıllarında başlayan kadın mücadelesi, üretim ilişkilerindeki modernleşme hareketleri, kadınların Sovyetlere olan sempatisini kırmak ve Dersim seferine çıkmak için olası engelleri ortadan kaldırmak. Kaldı ki yazarın belirttiğine göre kadın mücadelesi, bu hak ve kapatma döneminden sonra da sert saldırılara rağmen tüm hızıyla sürmüştür. Bilhassa sınıfsal ve komünist çizgide taleplerin devam ettiğini Sabiha Sertel’in yazılarından anlayabiliyoruz. Bu taleplerin şiddetle bastırıldığı da yazar tarafından belgeler gösterilerek ifade edilmektedir.
Elde edilen kadın haklarını, Türk – İslamcı resmi ideolojinin günümüzde olduğu gibi eskiden de olmak üzere büyük bir gayret ve inandırıcılıkla kullandığı biliniyor. Böylesi bir yanlış bilincin etkisiyle kadınların 1980’li yıllara kadar edilgen bir ruh dünyasında yaşadıkları söylenebilir. Bitiriliş, kongre ve fesihlerden sonra bazı kadın dernekleri kurulmuşsa da bunlar günümüzde de olduğu gibi Türk – İslamcı Kemalist ideolojiyi yaymak ve emekçilere, kadınlara büyük haklar ve özgürlükler verildiği yalanını yaymak içindir. Bunun sorgulanması gerekiyor. Zira kazanılan kadın hakları için yürütülen mücadeleyi ve objektif koşulları yok sayarak işi Mustafa Kemal övgüsüne çevirmek, kusura bakılmasın ama enayilik anlamına gelir. Çünkü kadın hakları konusunda devlet partisi ve Mustafa Kemal, İttihatçılardan ve II. Meşrutiyet’ten bile gerideydi. On yıllar boyu kadınların devlet partisine üye olması yasaklanmıştı. Yazara göre ancak 1930’da bu yasak kalkmıştır (Age, S. 200).