Yol TV’de Filozofun Merceği adıyla ekrana gelen programın bu haftaki konusu İbni Sina ve Tıp Felsefesi idi. İbni Sina’nın, islam coğrafyasında yaşamış, bilim yapmış, kendine özgü felsefeler kurmuş bir şahsiyet olduğunu vurgulayarak başladık programa. Doğu Ortaçağ filozoflarından birisi de kuşkusuz ki İbni Sina’dır dedik. Bilim, felsefe, metafizik, mantık, matematik, sanat ve özellikle de tıp alanında, çağını temsil eden az sayıdaki dehadan birisidir. Samani devletinin toprakları olan Buhara’da doğmuş, Rey, İsfahan ve Hemedan’da yaşamış ve Hemedan’da ölmüştür. Buhara prensini iyileştirecek kadar yetenekli olduğu için prensin saray kütüphanesinde çalışma imkanı da bulmuş.
İbni Sina için biyografik bilgiler de verildi. 980-1037 yılları arasında yaşayan İbni Sina, Samani devletinden destek görmüştür. Babası bu devlette valiymiş. Ölünce, yerine bir süre İbni Sina atanmış. Erken yaşta, bu devlet desteğinin de katkısıyla kendini yetiştirmiş ve pek çok konuda dahiyane fikirler geliştirmiştir. Bu yıllarda Samani hanedanlığının kültür başkenti olan Buhara, ibni Sina’nın kendini eğittiği merkez olmuştur. Çünkü Buhara, o yıllarda Bağdat’la rekabet eden, Beytül Hikme’ye rakip bir şehirdi. Şiilerin yoğun olduğu bu kentte yaşayan Sina ailesi de Şii idi. Babası İsmaili dailerinden idi. Her mezhep, farklı egemen sınıfları temsil eder. Felsefi fraksiyonlar arasındaki çatışma buraya tekabül ediyor.
Programda, İbni Sina’nın bilim, felsefe ve tıp konusundaki katkılarının altını da çizdik. İbni Sina, çok yönlü bir düşünür olsa da tıp biliminde çığırlar açıyordu. Hipokrat, Galenos gibi hekimleri aşmış, izini sürdüğü Aristoteles’e itiraz etmekten geri durmamıştır. Aristoteles’e göre yıldızlar ışığını güneşten alıyordu. İbni Sina ise yıldızların ışıklarının kendilerine ait olduğunu ileri sürmüştür. En ilerideki bilim insanlarını gözeten İbni Sina, Arapların Batlamyus dediği Romalı bilgin Ptolemaus’a da katkı yapmıştır. İbni Sina, Batı dünyasında Avisenna olarak bilinirken Doğu dünyası ise Aristoteles ve Farabi’den sonra ona üçüncü öğretmen anlamında muallimi Salis denilmektedir. Çünkü mantık alanında üçüncü kişi olarak bilinmektedir.
Kindi ve Farabi gibi İbni Sina da bilimleri sınıflama sorunuyla ilgilenmiştir. Gerek Şifa Kitabı’nda gerekse Akli Bilimlerin Bölümleri adlı kitabında iki bilimden söz ediyor. Teorik bilimler ve pratik bilimler. Bilim ve felsefe anlamdaş düşünülüyor. Teorik bilimler, yani felsefe, kaynağı dış dünyada olan bilimlerdir. Bunlar fizik, matematik, metafizik vs. Pratik bilimler (felsefe) ise kaynağını insan ve toplumun teşkil ettiği bilimlerdir. Siyaset bilimi, ahlak bilimi, ev bilimi vs.
Varlığın birliğini de sorun yapıyor ve üzerine düşünüyor İbni Sina. Maddi varlık, insan aklındaki varlık, bir de bunları aşan varlık. Yani bir varlığın üç hali, bileşeni var. Varlık iki formda düşünülüyor. Zorunlu varlık ve mümkün varlık. İlki bağımsız, kendiliğinden var olan (Tanrı). İkincisi ise onun varlığından neşet eden her şey. Bilme de üçlü şekilde bir bütün. Duyumlar, Algılar ve kavramlar var. Yani kavramak anlamında, vahiy vs. Ona göre beş temel dış duyu organı var. Ayrıca beş de iç duyu organı var. Bilmeyi, insan bunlarla gerçekleştiriyor. Demek ki programda da belirttiğimiz gibi İbni Sina, teolojik ve dinci yönüne rağmen “seküler” bir pozisyon da alıyor.
İbni Sina, varlık aleminde olduğu gibi insan vücudunda da bütünlük arar. İnsan yeteneklerle doludur. Bunlar eğitim sırasında açığa çıkar. İnsanın mucizeler yaratması, denizler üzerinde yürümesi normaldir. Bunlar, (varsa) İnsanın yeteneğinden kaynaklanır. Anlaşılan şu ki dinin ve tanrının, insan yaşamında bir rolü bulunmuyor. İnsan kendi besinini kendi üreten varlık olarak çalışıp emek vermek zorundadır. Tanrı’nın, kutsal kitabın, dinin, meleklerin bir rolü yoktur. Dinsel söylem yalnızca dilde ve duygulardadır. Hastalanan insanlar, başı ağrıyanlar doktora gidiyor.
İbni Sina, kendisinden önceki bilgi birikimini çok iyi öğrenmiş, biriktirmiş ve sentez yazmıştır. Yunan, Latin kaynakları başta olmak üzere Kindi Okulu’nun mirasını incelemiştir. Hint, Arap, Çin, Acem yani Fars kültür, bilim, felsefe, din, matematik kaynaklarını özümsemiştir. “Hiç bilmedik bir konu bırakmayacağım” diyormuş. Sonraki bilim tarihini etkiliyor. Albertus Magnus, Roger Bacon ve Aquinas gibi düşünürleri etkiliyor. Kitapları Latinceye çevriliyor. 18. yüzyıla kadar üniversitelerde okutuluyor.
İbni Sina, Tıp konusundaki duyumculuğu ve akılcılığı ile ünlüdür. Hastayı dokunarak, rahatsız olan organı dinleyerek, elle muayene ederek anlamaya çalışır. Bazı hastalıkların bulaşıcı olduğunu düşünür. Koruyucu önlemler almayı savunur. Bir dizi ilaç yapma yolunu önerir. Ünlü kitabı, Tıp Kanunu bunları içerir.
Arap dünyasında veya Doğu’da sanat ve bilim yoktur söylemi oryantalist bir yalandır. Programda buna da işaret edildi. Geçen hafta sanatın varlığını Farabi’nin müzik ve şiirleri üzerinden açıklamıştım. Bu programda da Doğu toplumlarında bilimin, aklın, duyumların önemli olduğunu İbni Sina üzerinden söylemiş oldum. Bu büyük bilim adamının adı birçok üniversite ve hastaneye verilmiştir. Bence bey, paşa, başbakan, padişah adları kaldırılmalı, böylesi filozof ve bilimcilerin adı verilmeli. Farabi, Kindi, Bedreddin, Pir Sultan, Yunus filan…
Hemedan’da öldü İbni Sina. Hastalanır ama iyileşmek için çaba göstermez. Mallarını yoksullara dağıtır. Kölelerini azat eder. İki soru akla geliyor. Hani İslam’da köle yoktu? İbni Sina’ya ikinci soru da: O kadar serveti nereden edindin? Benzer durum Mustafa Kemal için de sorulabilir. Topluma bağışladıkları söylenilen bunca serveti nasıl ve nereden edindiler?