Rumca “parakas (parakath)” sohbet etmek demektir. Halen Trabzon’da Türkçe konuşanlar arasında bile kullanılan bir sözcüktür. Çoğunlukla birbirini tanıyan komşular, dostlar arasında ve akşam saatlerinde samimi bir ortamda dertleşilir, muhabbet edilir. Mehmet Akkaya’nın konuşmacı olduğu “dil felsefesi” ve alt başlık olarak “dil varlığın evi midir” konulu söyleşi, bana parakas’ı anımsattı. Konuşma bir parakas havasında başladı. Sohbet, Mehmet Akkaya’nın günümüzde toplumları ve özellikle ulusları iki dinli olarak düşünmemiz gerektiği, bunlardan birinin bildiğimiz manada bir yaratıcı güce olan inanç, diğerinin ise milliyetçilik dini olduğu üzerine açtığı tartışma ile başladı.
Akkaya’ya göre ulusların bu iki dine olan (din ve milliyetçilik) zaruri ihtiyaçları varoluşlarının temelini oluşturuyordu. Akkaya’nın kendi sunum tarzını Antikçağ ve öncesi tartışmalara benzetmesi ve bunun üzerine düşünmemizi önermesi de ilginçti. Konuşmacıya bakılırsa bu usul planlı eğitimin ortaya çıkmasıyla bozuldu.
Dil ve felsefenin çok yönlü yapısı; bu konunun, yalnızca Antikçağ’la ve dolayısıyla Antik Yunan’la ilişkilendirilmesine karşı eleştirel bir tutum takınmakla gerçekleştirilebileceği yaklaşımını da beraberinde getiriyor. Olsa olsa dil ve felsefe ile ilgili çalışmaların Antik dönemlerden başlaması, o dönemlere olan ilgiyi artırıyor denilebilir. Bu çalışmalar, varlık bilgisini de doğal olarak içeriyor.
Mehmet Akkaya, Heidegger’in tezinin aksine “varlık dilin evidir” düşüncesindedir. Heiddeger ise “dil varlığın evidir” der. Ne demektir bu? Bu yaklaşım, ana akım felsefe ve modern-postmodern bir söylem olarak düşünce ve varlık dünyasının dilde üretildiğini iddia ediyor. Platon’dan günümüze gelen bir gelenek bu. Konuşmacı bunun idealizm olduğunu söylüyor ve gerçeği yansıtmadığını ileri sürüyor.
Mehmet Akkaya, insanın varoluşunu sorgulama, açıklama çabalarının ve sosyal gerçekliklerinin dil meselelerinden önce geldiğini öne sürüyor. Konuşmasında Akkaya, dil felsefesi ile dilbilim, dil sosyolojisi gibi disiplinleri de birbirinden ayırarak bazı detaylar da paylaştı.

Mehmet Akkaya, dil felsefesinde iki ekol olduğunu, bunlardan birinin Antikçağ’da Platon ile başlayan özdeşlik teorisi, diğerinin ise Saussure’ün farklılık teorisi olduğunu belirtti. İlkine göre adlar nesneyi yansıtıyor. Belli ki burada Antik filozoflar Grek dilini yüceltiyor ve ona kutsallık atfediyorlar. Wittgenstein ve bilhassa Saussure ise adlar ile nesneler arasındaki bağın zorunlu değil keyfi olduğunu düşünmekteler. Yani bir nesneye herhangi bir kelimeyi yakıştırabiliriz. Mesela bardak’a başka bir sözcük de uygundur. Alıştığımız için zorunlu görünüyor, gerçekte ise zorunluluk yoktur. Akkaya ise bu iki ekol arasında sentezi temsil ettiğini düşünüyor.
Mehmet Akkaya’nın tezlerinden biri de, dünyanın tek dile doğru evrileceği ve bu dilin de belki de şu anda kullanılan dillerin çok dışında bir dil olarak gelişebileceğiydi. Bu durumu, ulusların giderek yok olacağı veya başka bir örgütlenmeye doğru dönüşeceği tezini içeren bir yaklaşımın devamı niteliğinde de anlayabiliriz. Bir dinleyicinin; dünyada tek dil yaratma üzerine bir deneme yapıldığı, fakat başarısız olduğu ile ilgili bir açıklaması üzerine böyle bir ütopyanın gerçekleşmesinin -ironik bir durum- ne kadar mümkün olduğu üzerine uzun tartışmalar yapıldı.
Öğretmen arkadaşların dil savunuculuğu üzerine de Akkaya, dilin pek de önemli olmadığını, yaşamın daha önemli olduğunu vurguladı. Toplumların varlığının dil üzerinden olabileceği ve ulus özelinde her toplumun sonuna kadar bunu savunacağı ve dolayısıyla dil birlikteliği ütopyasının asla gerçekleşemeyeceğinin iddia edilmesi üzerine Mehmet Akkaya; dilin anlama ve anlaşmaya yönelik özelliğinin başat unsur olduğu, ulusal dillerin değişmesi, şu veya bu dil olmasının önemsiz olduğuna vurgu yaptı. Şu ifadeleri sanırım izleyicilerin de dikkatinden kaçmamıştır: Dile özen gösteririz fakat dil bağnazı değiliz…
Dil söz konusu olunca ulusal reflekslerin her an harekete geçebileceği gerçeğini göz ardı etmemek gerekiyor. Nitekim de öyle oldu. Konservatif eğitimle şekillenmiş toplumun temsilcileri olarak bizler, tartışma kültürünü henüz yeni öğrenmeye çalışıyoruz. Milliyetçilik ve baskın dünya dillerinin (ortak dil-lingua franca) yerel dillere olan etkisini, toplumsal değerler ve konumuz olan dil felsefesi anlamında değerlendirmeye dair yoğun tartışma zemini oluştu.
Akkaya; refleksif bir tartışma zemini oluşumunun önüne geçerek, söyleşi süresinin doğru kullanılması konusunda ustaca bir tavır sergiledi. Farklı perspektiflere sahip dinleyicilerin eleştirel yaklaşımları, konunun birkaç oturum daha devam edebilecek bir kapsama sahip olduğunu gösterdi.
Wendy James, “Törensel Hayvan” adlı kitabında, Andrew Dalby’den alıntılayarak günümüzde dünyada 5000 ile 7000 arasında farklı dil olduğunu ve lehçe varyantları ile birlikte bu sayının 13000’e çıktığını ifade eder.
Mehmet Akkaya’ya göre her dilde felsefe yapılabilir. Zira her dilin kendine özgü dünya görüşü, kavrayış ve düşünüş tarzı olması, bizi her dilin farklı bir dünya olduğu sonucuna götürür. Bu da dünya ölçeğinde düşündüğümüzde 5000-7000 belki 13000 farklı dil felsefesinden bahsetmenin mümkün olabileceğini gösterir.
Dilin bölgesel anlamı üzerine; “ayağını yorganına göre uzat” atasözünü örnek veren Akkaya, çok sıcak olan Ekvator bölgesinde bu atasözünün anlamını kaybedeceği, dilin oluşumu ve gelişiminin dil ve anlam birlikteliği ile var olabileceğine vurgu yaptı.