Önceki akşam Denge Kürdistan TV’de Necati Güler’in sorularını yanıtladım. Anadolu – Mezopotamya ve Ortadoğu’daki gelişmeler üzerine felsefi yorum ve analizler yaptım. 2026 Newrozu’nun ortaya çıkardığı aktüel ve potansiyel durumların altı çizildi. Altını çizdiğim önemli hususlardan birisi de, kuşkusuz ki kavramlar, tezler ve kuramlar oldu. Genel olarak “halk”, “ulus” ve “toplum” kavramlarını, özel olarak da Kürt ulusu ve Kürt halkı gibi kavramların içeriklerini deşip analiz etmemiz, bunların aynı şeyler olmadığını bilhassa belirtmemiz, sanırım dikkat çekmiştir.
Toplum, tüm bireyleri içine alan bir kavramdır ve en geniş ve gevşek bir terimdir. Halk ise ilgili toplumdaki işçileri, emekçileri, ezilenleri, yoksul köylüleri, küçük esnaf ve küçük burjuvalar gibi baskı ve emek sömürüsüne maruz kalan kesimlerin toplamıdır. Ulus ise ilgili toplumun zengin, yoksul, sömüren, sömürülen ayrımı yapılmaksızın tümünü içerir. Yani emekçiler dahil olmak üzere, varsa büyük burjuvazisi ve varsa toprak ağası dahil olmak üzere tümü…
Son zamanlarda Kürt toplumunu ulusal topluluk yerine halk topluluğu gibi göstermeye çalışmak hem Kürt ulusal bilincini (milli bilinç) ortadan kaldırmaya, hem de ulusal taleplerin üzerini örtmeye yönelik bir çaba gibi görünmektedir. Oysa Marksist literatürde eskiden beri bilindiği gibi halkın haklı talepleri ile bilhassa ezilen ulusların, ulusal talepleri, bazı ortak yanlar olmakla birlikte “kesinlikle” farklıdır. İhtiyatla söylemek gerekir ki Türk egemen sınıfları ve Kürt ulusal hareketinin bir kesimi, ittifak ederek Kürt toplumunun ulusal haklarını tasfiye etmek istiyor. Ulusal hakların özü, Lenin ve Stalin gibi sosyalist liderlerin de belirttiği gibi öncelikle “devlet kurma hakkı”dır. Programda da işaret ettiğimiz gibi bu görüşleri 1972’de İbrahim Kaypakkaya “Milli Mesele Üzerine” adlı makalesinde altını bilakis çizmiştir.
Elbette taraflar arasında uzlaşma, barış ve çözüm arayışları olabilir. Amma ve lakin bu ulusal hakların tanınması, öncelikle kabul edilmesi şartıyla olmalıdır. Kürtler, bu hakları kullanmak ister veya istemez, kendileri bilir. Yani tercih Kürtlere bırakılmalıdır. Bu yüzden, Kürtlerin herhangi bir liderine veya kanaat önderine yönelik bir niteleme olacaksa “halk önderi”nden ziyade “ulusal önder”, dahası, “Kürt ulusal önderi” biçiminde olabilir. Oysa Türk egemen sınıflarının sözcüleri ısrarla “Kürt halk önderi” nitelemesini yapıyor. Kavramı bilerek yanlış kurmak, Kürtlerin kendi başlarına bir ulus oldukları gerçeğinin üstünü örtmek içindir.
Dolayısıyla Newroz kutlamalarında gelişigüzel kullanılan kanaat önderi, halk önderi, ulusal önder türünden kavramların, toplumda bilinç bulanıklığı yarattığı, belki de bunun bilinçli olarak yapıldığı gibi bir izlenim edinmek mümkündür. Emperyalizm yalnızca pazarı, toprakları, denizleri, ülkeleri işgal etmiyor. Bilinçleri de, düşünme biçimlerini, aklı ve mantığı da işgal ediyor. Devrimci teorileri, ezilenlerin düşünüş tarzını da kontrol altına alıyor. Örneğin devrimi ulus teorileri yerine gerici ulus teorilerini etkin kılıyor. Medya ve sosyal medya aracılığıyla bunları baskın hale getiriyor. Dolayısıyla emekçiler ve ezilenlerin, devrimci teoriye sahip çıkmadan ülkesine, toprağına ve değerlerine sahip çıkması zordur, mümkün değildir.
Emperyalizmin, dünya halklarına saldırısı, Irak, Suriye, Venezüella, Filistin, son olarak İran ve uzun süredir Kürdistan işgali dikkate alındığında Kürt sorununun her zaman güncel olduğunu görmek zor olmuyor. Son 10 yılların sosyal analizlerinde, geliştirilen tez, teori ve argümanlarında Kürt sorununun başat bir mesele olduğu ortaya çıkıyor. Programda da işaret ettiğim gibi Maoist teori açısından Kürt sorunu, temel çelişki olan emek-sermaye çelişkisinden farklı olarak “baş çelişki” durumundadır. Son zamanlarda “baş çelişki” olmaktan uzaklaştırılmaya çalışılması, meselenin özünü değiştirmez. Öncelikli bir sorun olduğunu saptamak için yakın tarihimize küçük bir projeksiyon tutmak yeterlidir. Misal, Türk egemen sınıfları, son elli yıldır tüm ekonomik, sosyal, politik uygulamalarını Kürt ulusunun durumuna göre belirliyor. Seçim yasalarından, ekonomik kararlara, dış politika ve diplomatik çalışmalara kadar tümü Kürtlere göre yapılıyor. Keza Türkiye Marksist hareketleri de Kürt hareketine göre pozisyon alıyor, onun yeterince bilincinde olmayanlar ise parçalanıp küçülüyor.
Kürt realitesi ile yalnızca aktüel politika içindekiler uğraşmıyor. Neden? Keza Kürt realitesine ilgi yalnızca lokal düzeyde Türkiye, Ortadoğu ve Kürdistan’da ilgilenilmiyor, ilgi evrensel düzeyde oluyor. Neden? Bu soruların doğru yanıtını vermek için sunumda da belirttiğim gibi Marx’ın düşünme yöntemini hatırlamakta fayda var. Marksist düşünme yöntemine göre bir olay, olgu, sorun, kişi incelendiğinde onun en olgun, gelişmiş, kompleks biçiminden hareket etmek gerekir. Yani insanın anatomisi, maymunun anatomisinin anahtarını verir. Örneğimizde insan, Kürt realitesidir. Ulusal hareket, günümüzdeki en gelişmiş formunu temsil ediyor. Bu yüzdendir ki düşün, sanat ve felsefenin de hep gündemindedir. Habermas’tan Chomski’ye ve S. Zizek’e dek pekçok filozofun Kürt ulusal hareketi ile ilgilenmesi, önemli bir kanıttır.
Newrozu’nun etkilerine ve öğrettiklerine tekrar bakacak olursak kavram kargaşasına yeniden işaret etmek gerekiyor. Kavram dünyasının dağınık olması, kitlenin ve toplumun dağınık olmasına paralel bir durum yaratır. Nitekim moderatör Necati Güler’in, buraya temas etmesi son derece önemlidir. Kitle, yoğunluğuna rağmen dağınıktır ve de kaygılıdır. Bu dağınıklık aynı nedenlerden dolayı, Newroz alanındaki Marksist gruplar ve hatta Kızılbaş/Alevi toplumu için de geçerlidir. Bu yüzden de “kitlesini arayan öncüler” ve “öncüsünü arayan kitleler” ifadesini kullanmak anlamlıdır. Son söz olarak belirtmek isterim ki emperyalizm koşullarında sınıfsal mücadele ile ezilen halklar v ezilen ulus mücadelesi arasında sıkı bir bağ vardır.